Friday, May 7th, 2010

Yaşanacaklar, yaşanmış ve bitmişti – SONGÜL TOKER

Felç geçirdikten sonra, arkadaş olduk tekerlikli sandalyeyle. Sol tarafım tamamen hareketsiz, sağ tarafım ise kısmen çalışıyor. Hapsedilmiş bedende ne kadar yaşanırsa, o kadar yaşamaya çalışıyorum. Çocukların evimizin alt katında, eşyalarımı toplayışını seyrediyorum. Bir kaç gün önce, oğlum Can ile kızım Beste, yanıma gelerek bana:
“Anne biz düşündük, ikimiz de çalışıyoruz, yanlış anlama sakın, seninle ilgilenmek çok zor oluyor,“ dediler. “Oysa senin, düzenli bir bakıma ihtiyacın var. Bu yüzden seni huzur evine götürmeye karar verdik”.
Yüzüme üzgün üzgün bakarak kızım, elimi okşayıp öpüyordu: “Bizi anlıyorsun değil mi anne, başka çaremizin olmadığını ve seni çok çok sevdiğimizi biliyorsun değil mi!“ İçimde kırılanları görmemeleri için, gülümseyerek başımı sallayıp, konuyu kapattım. ”Anlıyordum, çocuklar haklıydı. Çalışıyorlardı, kendi aileleri vardı, üstüne üstlük bir de ben eklenmiştim. Evet haklıydılar.”
Daha o anda, yaşamın tüm renkleri, bir bir solmaya başladı içimde. Kendimi öylesine çaresiz, öylesine boş ve gereksiz hissettim ki; hıçkırıklar düğümlendi boğazıma. Göz yaşlarımı, kanayan yüreğimin acısını, kimsenin görmesini istemedim. Yalnızlığın, kopkoyu karanlığında boğuluyordum. Sahnede hayatimin son rolü oynanırken “ben seyirci durumuna düşmüştüm.”
Can valizimi önüme koyarak, Beste’ye seslendi: “Başka bir şey var miı geç kalıyoruz.” Ağzımdan çıkan iniltiyle: “Ben henüz hazır değilim,” diye ifade etmeye çalışırken, elimi, kaldırabildiğim kadar kaldırıp, yukarıyı işaret ediyordum. Can: “Ne var anne, bir şey mi söylemek istiyorsun?“ diye sorunca, başımı salladım: ‘Beni yukarı götürün’ demeye çalıştım. “Ah anne, buna zaman kalmadı” diyerek, tekerlekli sandalyeyi itmeye başladı. Gerçektende götürüyorlardı beni. Vücudumun, hareket eden her yanıyla, tüm gücümü kullanarak, protesto ediyordum.
Can: “Yine ne var anne, ne var?“ derken, yalvarırcasına gözlerine baktım. “Ne olur beni yukarı çıkarın, son bir kez, sizin büyüdüğünüz odaları, baban ile paylaştığım, onca yıllık odayı göreyim, ne olur, son kez bana izin verin…” Buraya, bir daha gelme şansım olmayacağını biliyordum ve yüreğim parçalanıyordu. Yıllarımızı paylaştığımız bu evi, bir daha göremeyicektim. Can beni itmeye devam ediyordu, anlamıyordu beni…
Son şansımı kayb etme korkusu, çıldırtıyordu beni. Gözlerimi, Beste’ye çevirdim, yalvarırcasına bakarak, ondan ümit bekliyordum.
“Ne olur kızım, sen bari beni anla! Sende bir annesin! Ben sadece sizin anılarınızı bir kaç dakika’da olsa, yeniden yaşamak istiyorum. Bu şansı almayın benden. Bak, gözlerime bak, yalvarışlarımı hiç mi anlamıyorsun? Bir kızıma, bir oğluna bakıyordum. Hiç mi bunca yıl gözlerime bakmadınız? Hiç mi sevinci mi, üzüntümü görmediniz?
Yalvarırım size durun, durun! Ben gitmeye hazır değilim!. Bırakın, son bir kez anılarımla baş başa kalayım, bırakın ne olur”. Çaresizlik içinde, göz yaşlarım dökülürken, git gide dış kapıya yaklaşıyorduk. Ümitlerim azaldıkça, acılarım çoğalıyordu. Sanki yukarıda, çocukların itişip kakıştığını duyumsuyor, sanki eşimin sesi kulağıma ulaşıyordu. “Canım acıktık, yemek hazır mı?“ Ve çocukların sesi ona ekleniyordu. ”Evet anne, bizde acıktık!..“
Tüm güzellikler, kara bulutlara yüklenmiş, sesler bir birine karışıyor, seneler hızlanarak akıp gidiyordu, gözlerimin önünden. Çaresizliğin teslimiyetini yaşıyordum
Minibüs hareket etmeye başlamıştı bile. Gittiği her metre, uzaklaştırıyordu beni yaşamdan. Söylenecek söylenmiş, yaşanacak yaşanmış ve bitmişti. Gelmiştik Huzur evine. Ben, on beş metre karelik bu odada, ömrümün son durağına varmış, huzursuzluk içinde kıvranıyordum. Çocuklar işlemleri yapıp, valizimi bir kenara bıraktılar. “Anne biz geç kaldık, akşam üzeri tekrar sana uğrarız,” deyip gittiler.
Odamda tek başınaydım. Gözlerimdeki bakışlar kendini boşluğa terk etti. Uçsuz bucaksız bir uçurum… Terkedilmişliğin, yalnızlığın amansız acısı… Nasıl da değişiyormuş, zamanla her şey. Sevdiklerim beni, bir bir terk ederken, yüreğimde yarattıkları, depremin farkına bile varmıyorlardı. Gözlerim takılırken anılara, geçmişin tutsaklığı belirginleşiyordu:
Almanya’ya geldiğimde, bir yıllık evliydim, eşimden ayrılmak zor gelmişti bana. Kendisi üniversiteye gidiyordu, daha rahat günlere kavuşmak için, yabancı ülkeye gitme görevi, bana düşmüştü. On kadın toplu halde, Türkiye’den trenle, Heidelberg’e gelmiştik. Bizleri BBC firması, işçi olarak istetmişti. Tren istasyonuna indiğimizde, hepimiz nasılda ürkektik. Bizleri nelerin beklediği korkusu, yabancı insanlar ve anlamadığımız yabancı bir dil. Firmadan bizi karşılamaya gelmişlerdi, sonra kalabileceğimiz lojmanlara götürülmüştük. Bir oda’da dört bayan kalıyorduk ve kader arkadaşları olmak, zamanla bizi bir birimize öyle kenetlemisti ki.
Acılarımız ve sevinçlerimizle bütünleşmiştik. Hasret doluydu her birimizin yüreği, dertli türküler, hüzün dolu göz yaşları, dökülürdü geceler boyu. Her şeye rağmen, umutluyduk gelecekten, bir gün yine kavuşacaktık sevdiklerimize. Bir yıl sonra eşim geldi yanıma. Küçücük kiralık evimizde, öylesine mutluydum ki…
Artık hiç bir şeyin yabancısı değildim. Almanca bile öğrenmiştim. Tek hedefimiz para biriktirmek, bir ev almak, çocuklarımızı rahat büyütmek, onları okutmaktı. Arabayla ilk izine gidişimiz, çok heyecanlı olmuştu. Dönüşte bulgur, salça, fasulye gibi şeylerle doldurmuştuk arabayı. O dönemler Türk marketleri ve yiyecekleri yoktu. Çok tutumlu yaşıyorduk, diğer vatandaşlar gibi. Eğlence, gezme gibi bir lüksümüz yoktu. Hedefimiz belliydi, rahat bir gelecek.
Kısa bır zaman sonra, iki çocuğumuz oldu, eşimle birlikte bakımlarını üstlenmiştik. Dünyamız renklenmiş, güzelleşmiş bir haylide zorlaşmıştı, çalışmak, ev işi, çocuklar… Hastalandıklarında, kaç gece uykusuz kalmış, işe öyle gitmiştim. Zamanla, hayalimizdeki evi de aldık. Güzel bir bahçesi vardı, çocukların oynadığı. Meyve ağaçları dikmiştik etrafına. Yıllar akıp gitti; onlar da büyüdü. Yavaş yavaş, bel ağrıları başladı bende, sağlığım gittikçe bozuluyordu.
Eşim hep kızardı bana: “Artık bırak çalışmayı, evin borcu bitmek üzere, benim gelirim yeterli,” der dururdu. Ama ben hiç dinlemezdim. Çocukların okulu, evlilikleri vardı önümüzde, nasıl rahat oturabilirdim.
Bir gün bitti okulları. Kızım hakim, oğlum avukat oldu. Beste evlendiğinde, melekler gibi görünüyordu. Ne kadar da bana benziyordu yarabbi. Yıllar öncesi kendimi yakalamıştım onda, şimdi iki çocuk anası. Oğlumun ise bir kızı var, altın saçlı. Onlar ayrılınca, evimiz bomboş kaldı. O boş odalarda bile, cıvıl cıvıl çocuk sesleri duyar oldum. Yıllarca alışamadık bu sessizliğe. Arada bir dertleşirdik eşimle, gözleri dolarak itiraf ederdi, ”Baba baba” diye seslenişlerini, bazen o da duyarmış. Ne de çok çekişirlerdi aralarında. Biz devreye girdiğimizde, hemen arka çıkarlardı birbirlerine. Ne çabukta geçti yıllar. Artık çalışamıyorum, emekliye ayırdılar. Tüm gün, gereksiz oturamadığım için, resim yapmaya başlamıştım. Güzelliklerin kaybolmasını istemiyordum. Kaybolan o kadar çok şey vardı ki…
Haftanın en güzel günü pazardı, çünkü çocuklarımız, torunlarımız gelirdi. Eşimle gençleşirdik anında. Kovalamaca oynardı torunlarıyla. Sevinç damlacıkları yakalardım gözlerinde. Mutlu olduğu zaman, yanakları pembeleşir, çocuksu bakışları büyülerdi beni. Ve yine başlardı hüzünlü sessiz hafta. Aslında, gençliğimizde yapamadıklarımızı yaşamaya, o kadar çok zaman vardı ki!
İnsan değişiyormuş zamanla, sakin bir limana dönüyor hayat. Hep sevdiklerine yakın olmak istiyor. Korkuyor onlari kayb etmekten. Gözlerimiz yolda kalıyor, gönül çocukların hep gelmelerini umuyor ve özlüyor işte, hep özlüyor. Her telefon çaldığında, yüreğimiz sevinçten kıpır kıpır oluyor.
Eşim çalışıyor, bense tüm gün, iki katlı evimizde bomboş geziniyordum. Her şey aynı şekilde, yerli yerinde duruyordu, sanki her an çocuklar, yanımdan koşturarak geçip, odalarına gireceklermiş gibi.
Neydi bunca yıllık savaşımız, neden böylesine yıprattık kendimizi? Nerede kaldı gençliğimiz; sevinçlerimiz , umutlarımız? Nerede o uçsuz bucaksız görünen yıllar? Dakikaların içine sığdırılmış, saniyeler gibi yaşandı ve bitti. Eşimle iyice bütünleşmiştik. Artık korkularımız yer değişmeye başladı. Şimdi kayb ettiklerimizden değil, kayb edeceklerimizden korkuyorduk. Eşim: “Allahım, beni senden önce alsın,” derken, hüzün dolardı gözlerine. ”Sana bir şey olursa, ben yaşayamam “ deyip, yüzünü çevirirdi. Göz yaşlarını saklardı benden.
Git gide, merdivenleri çıkmakta zorlanıyordum. Böyle büyük ev gerekli değildi artık. Eşim, sadece alt katı kullanacağımız şekle getirdi. Alıştık hayatımızda ki değişikliğe. Birlikte geçirdiğimiz her güne şükrediyorduk. Son dönemde, birbirimize ayırdığımız zaman ve mutlu günler de pek uzun sürmedi. Bir gün eşim, iş yerinde kalp krizi geçirerek, terk etti beni. Haberi aldığımda, ağzımdan tek bir ses tonu çıkmadı. Öylece dona kalmıştım. Oysa bağırmak, çağırmak, çığlık atmak istiyordum.
Aylarca, hastanede geçirdiğim zamanı, pek hatırlamıyorum. Felç geçirdiğim günden sonra, hiç konuşamadım: zaten kimse de kalmamıştı, beni dinleyecek. Arada bir, götürürlerdi eşimin kabrine. Lal ruhumda milyonlarca kelimeler dans ederken, ben bir tanesini bile söyleyemezdim.
Hüzünlü bakışlarımla, sorardım kendisine. Neden bıraktın beni? Ne yaparım ben sensiz, bu soğuk, bu karanlık dünyada? Bak, artık terk ediyor beni bedenim, vücudum taşımıyor, ayaklarim götürmüyor beni. Zamanımıydı, zamanımıydı böyle gitmenin?.
Sen de girmiyorsun rüyalarıma; yanıma gelmiyorsun artık. Yoksa ne zamandır, seni ziyaret edemediğime mi küstün, ne olur kızma! Sende terk etme beni. Dayanmaz buna yorgun yüreğim…
Bilmiyorum kaç zaman geçti ama, ben de fazla kalmadım evimizde. Çocuklar beni buraya getirdiler. Yoksa sana söylemediler mi? Nerede olduğumu bilmiyor musun?
Beni huzur evine getirdiler, artık zamansızlık içinde, bekliyorum seni. Hiç söylemek istemezdim ama, bu kez Can ile Beste, çok üzdüler beni. Çok istedim, son kez evimizin odalarını gezmek. Giydiğiniz eşyaları koklamak, anılarımızla baş başa kalmak. Yapmadılar, tüm yalvarışlarıma rağmen, yapmadılar.
Kırk yıllık emeğimiz, bir valiz dolusu çıktı; öylesine kırıldım ki… Ya sen, sen ise bu kadarını bile götüremedin. Ne yaptık biz, ne? Neden yaşanacakları, zamanında yaşamadık? Kimin için, ne için savaşımız? Tek başıma kalkamadığım sandalyem, saatin tik takları gibi sallanıyor. Karşımdaki pencereden, dışarıyı seyrediyorum. Rüzgarın sert esişiyle, ağacın tüm dalları sarsılırken, dökülen yapraklara bakıyorum. Ne kadar da az kalmışlar, dallarda: Mevsim sonbahar. Bir kez daha, sararıp kuruyan yapraklar üzerinde, dolaşmak isterdim. Ayağımın altında oluşan hışırtı ve çıtırtıları duyumsayarak, koşmak alabildiğine… Sarılmak, ağacın çıplak gövdesine. Gökyüzünde parlayan güneş, yer yüzü, hazan mevsimi. Rengarenk yaprakları avuçlayıp, savurmak gökyüzüne. Kendime, mevsimlerden, gökkuşağı yaratmak isterdim. Zamanı, zamanı çevirebilseydim eğer.
SONGÜL TOKER
Şair ve cocuk masalları yazarı.
S-Toker@web.de


You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.