<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Songül TOKER &#187; Buket</title>
	<atom:link href="http://songultoker.com/tag/buket/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://songultoker.com</link>
	<description>Şiir Ve Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Jul 2011 17:03:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Unutulmayan Sevdalar 2 &#8211; Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 14:59:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>
		<category><![CDATA[Buket]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdalar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[Sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[Unutulmayan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=80</guid>
		<description><![CDATA[Buket gözlerini açtığında kocasını görünce birden bitmeyen bir acıyla çığlık atmaya başlamıştı. Ömer hemen ilk yardım düğmesine bastı. Gelen hemşire sakinleştirici iğne vurmaya çalıştığında, Ömer, Buketin sıkı sıkıya kollarını tutuyordu. Buket’se hala çığlıklar atarak: -Bırakın beni bırakın, ben yasamak istemiyorum! Ölmek istiyorum, buna damı hakkım yok. Bu benim hayatım, ölmek istiyorum, bırakın beni! İnleyen Buket, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh4.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1sa1cHr2I/AAAAAAAAEb4/U6yJGpuoYzE/canina_sarilmak.jpg" alt="" width="300" height="216" />Buket gözlerini açtığında kocasını görünce birden bitmeyen bir acıyla çığlık atmaya başlamıştı. Ömer hemen ilk yardım düğmesine bastı. Gelen hemşire sakinleştirici iğne vurmaya çalıştığında, Ömer, Buketin sıkı sıkıya kollarını tutuyordu. Buket’se hala çığlıklar atarak:<br />
-Bırakın beni bırakın, ben yasamak istemiyorum! Ölmek istiyorum, buna damı hakkım yok. Bu benim hayatım, ölmek istiyorum, bırakın beni!<span id="more-80"></span><br />
İnleyen Buket, iğnenin tesiriyle sakinleşmeye başlamış, gözleri tavana dikili kalmıştı. Hayatın tüm renkleri soluklaşmıştı, her şey siyah beyazdı artık. Zaman tünelinin karanlığında savruluyordu. Yolculuk hangi bilinmezlikler diyarına götürecekti kendini, bilinmiyordu! ‘’Ne olmuştu, neden her şey dağılmıştı birden, birden mi?. Hayır! yavaş, yavaş dökülmeye başlamıştı, tuğlaları ‘yıkılan evdi burası’. Bir gün bunun olacağı görünüyor ve biliniyordu. Ama kimse yoktu bunu önleye bilecek! Kendinin de gücü yoktu buna. Sahnede oyun bitmiş, perdeler kapanmış, bir tek kendi kalmıştı. Hangi parça oynanmıştı, bu oyunun adı neydi, onu da hatırlamıyordu! Bir şeyler kırılmış, bir şeyler parçalanmış, bir şeyler kopmuştu beyninde. Donmuştu tüm hücreleri, duyguları, acılara karşı bağışıklık kazanmıştı. Artık acıtmıyordu hiç bir şey kendini, daha doğrusu ne gülmek, ne ağlamak, ne konuşmak. Silinmişti hafızasından, heykel gibi bakıyordu insanlara, bir anlam veremiyordu gülmelere, konuşmalara. Ömer kapıyı çalarak, içeri girdiği odada bekleniyordu:<br />
- Buyurun Ömer bey, ben eşinizin doktoru Yücel.<br />
- Karımın durumu nasıl, doktor bey?<br />
- Pek iç açıcı değil, şiddetli bir travma yaşamış. Neler olduğunu bana anlata bilir misiniz?<br />
- Ne bileyim doktor bey, depresyon geçiriyormuş, nedeni anlamadım. Yediği önünde, yemediği arkasında, rahatlık tepiyor insanları.<br />
- Ömer bey, rahat İnsan depresyon geçirmez. Uzun zamandır eşiniz rahatsızlık yaşıyor, değil mi?<br />
- O hep rahatsız, her gün bir yerleri ağrıyor doktor bey, en çokta akşamları, uyku vakti ağrıları başlar.<br />
-Bu tam depresyon belirtileri işte, biz buna psiko somatik hastalıklar deriz. Bunun belirtileri de, beynin uzun zaman, çözemediği sorunları vücuda yani (soma) ya uyarı vererek belirtmesidir. Beyin baskı altında olduğundan, burada problemler var bunu çözmelisin der. Bunu da sözlen yapamadığına göre. Vücuda uyarılar göndererek yapar, sağlam olan organlarınız, ağrı hissetmeye başlar. Mesela çok şiddetli Mideniz ağrır ama midenizde bir şey yoktur. Bu vücudunuza yansıyan, ruhunuzun sancılarıdır.<br />
- İlişkileriniz nasıl yürüyor?<br />
Doktora ters ters bakan Ömer:<br />
- Kusura bakmayın, sizin özelinize girdiğim için, ben sadece Hastam hakkında bilgi edinmek<br />
zorundayım!<br />
Ömer biraz sıkıldı, böyle konulara girmeyi hiç sevmezdi, aslında bu güne kadar sorunlarını hiç kimseyle konuşmamıştı, artık yüreğindeki acıları dökmenin zamanı gelmişti:<br />
-Şey, yani, bilmiyorum nasıl başlasam!…….<br />
Bu konu erkeklik onurunu parçalıyordu. Bunu hisseden Yücel Bey:<br />
- Ömer bey, ben Doktorum, Yeminliyim, benimle konuştuklarınız bende kalır, bunu asla üçüncü bir şahıs öğrenemez.<br />
- Buket benimle istemeyerek evlendi. Bu yüzden, doğru dürüst bir beraberliğimiz olmadı. Çocuklar doğana kadar, iyi kötü görevini yapmaya çalışıyordu, daha sonra bundan da vazgeçti. Aksam olduğunda, mutlaka bir yerleri ağrırdı. Bir görseniz, karnını tutup nasıl sancıdan kıvranıyor. Kadın doktoruna götürdüm, hiç bir şeyi yok. Uyduruyor diyeceğim, ona da pek dilim varmıyor. Gözümün önünde kıvranıyor, sancıdan terler döküyor. İnsan yalandan nasıl ter dökebilir! Bir müddet böyle sürdü, sonra ben kendime sevgili buldum, oda kendini yatağa kapadı. Kafasına çekiyor yorganı, dünya umurunda değil. Çocuklar aç susuz, ev pislik içinde, bazen annesi gelip ortalığı toparlıyor. Böyle giderse yakında bende kafayı yiyeceğim.<br />
- Bakın bana çok yararlı bilgiler verdiniz, bazıları sorularımdan sıkılırlar ama, benim için çok önemli noktalar bunlar. Siz suyu taşan kovayı görüyorsunuz, bense su borusunun nerede patladığını bulmak istiyorum, ancak orayı tamir edebilirsek, suyun kovadan taşmasını önleye biliriz!<br />
- Ne suyu, ne kovası doktor bey. Her şey insanın kendine bağlı, canı istemese kendini deliye vurur.<br />
- Ömer bey. Her şeyin, insanın ve maddenin bir kırılma noktası vardır. 5 ton taşıyabilecek bir köprüyü düşünün, bunun üzerinden her gün 10 ton yük geçerse, kısa zaman sonra çökmeler oluşur, bu stabil olan köprünün yıkılmasına, küçük bir deprem veya kasırga yeter. Bu köprü yerle bir olur, beni anlıyor musunuz!<br />
- Ben ne yapabilirim, doktor bey?<br />
- Karınızla psikologa gittiniz mi?<br />
- Eeeeee başka ne, kocaman kadın, akşama kadar yatacağına gitsin!<br />
- Ömer bey beni halen anlamamışınız, eşiniz çok ciddi şekilde hasta.<br />
- Ööööööf be, bıktım artık, her şeyin suçlusu ben miyim. Ne bir mektup okur, ne yemek yapar, ne çocuklara bakar . Bıktım be bıktım, eve utancımdan kimseyi getiremiyorum. Hanım efendiyi tuvalete de götürseydim bari. Neymiş taşıyamayacağı yük, ne yüklemişiz üzerine.<br />
-Ömer bey beni anlamadınız, eşinizin hasta olduğunu anlatmaya çalıştım!<br />
-Onun için mi, beni suçlamaya çalışıyorsun, ben onu hasta yapmadım! O bizi hasta yapıyor, çocukları, beni, hepimizi, kendi kaprisleriyle! Bizim tedaviye ihtiyacımız var!<br />
- Lütfen sakin olun Ömer bey, sizde haklısınız ama biz henüz o noktaya gelmedik. Önce nedenleri araştırıyoruz.<br />
- Benim böyle saçmalıklara zamanım yok, iş saatim geldi, gitmeliyim. İyi günler doktor bey.<br />
- İyi günler, görüşmek üzere.<br />
Erdal hastaneye geldiğinde akşam olmak üzereydi. Bu geç vakitte kimse kalmaz diye düşünüyordu. Odaya girdiğinde Buket uyuyordu, yanına oturarak elini tuttu, saçlarını okşayarak:<br />
- Nasılsın sevgilim?<br />
Diye sordu. Cevap alamayacağını biliyordu, buna hiç üzülmedi, bir gün gelecekti cevabı, sabırla bekleyecekti. Buketin elini hiç bırakmıyordu, görmese bile kendini his ettiğine inanıyordu. Gelirken kendine birkaç kitap almıştı, depresyon’dan ilgili. Bir yandan, Buketin hastalığıyla ilgili bilgi edinirken, diğer yandan sevgilisin yüzünü okşayarak, neler yaşamış olduğunu düşünüyordu. Bütün bunların suçlusu benim, diyerek yüreği parçalanıyor; vicdan azabından kıvrılıyordu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi, birden içeri hemşirenin girmesiyle irkildi.<br />
- Tamam, tamam gideceğim kızmayın!<br />
- Neden korktunuz bu kadar? Ben bir şey demedim ki!<br />
Erdal hemşireye dikkatli baktığında, sabah karşılaştığı hemşire olmadığını anladı.<br />
- Özür dilerim, bir an irkildim de.<br />
- Neyse, yine de zaman geç, gitmeniz lazım.<br />
- Peki…. Buket size emanet, iyi akşamlar.<br />
Erdal eve döndüğünde, içeri girmeden bir ses işitti. Pencereden Buketin annesiydi seslenen: &#8211; Oğul, Buketin yanından mı geliyorsun?<br />
- Evet teyze..<br />
-Nasıl kızımın durumu?<br />
- Aynısı uyuyor!<br />
- Oğul, kimse yokken yukarı gel, sana bir şey vereceğim.<br />
- Tamam teyze!<br />
Heyecanlan merdivenleri çift, çift yukarı çıkıyordu. ‘Neydi kendisine vereceği şey, Buket’le mi ilgiliydi?’ Aklındaki sorularla, kapıda Buketin annesinin, elinde kalın bir defterle beklediğini gördü:<br />
- Al oğul bunu, Buket hep bir şeyler yazardı buraya. Benim okumuşluğum yok, sen bari oku, belki derdine derman olur.<br />
Kadının o çaresiz, o yal varımsı bakışı, çok üzmüştü Erdal’ı:<br />
- Üzülme teyze, kızın iyileşecek.<br />
Diyerek yaşlı kadının elini öptü ve oradan ayrıldı: Kutsal bir emanet gibi taşıyordu elindeki defteri, içeri girdiğinde, annesi:<br />
- Hoş geldin oğul, sana hemen yemek hazırlıyayım?<br />
- Sağ ol anne, ben yemeyeceğim, odama geçip biraz dinleneyim.<br />
- Sen bilin oğul.<br />
Diyerek yaşlı kadın, üzgün bakışlarla oğlunun odaya gidişini seyretti. Erdal arkasından kapıyı kapadığında, derin bir nefes aldıktan sonra, hemen yatağına oturarak defteri açmaya başladı. Buketin yazısını tanıyordu, kalbi birden hızlı hızlı çarpmaya başladı, yazıları burnuna götürerek kokladı, sanki o an Buket’e dokunuyordu. Merakla okumaya başladı, acaba kendi hakkında mı yazmıştı?……..<br />
SONGÜL TOKER<br />
08.03.09 BOCHUM.<br />
S-Toker@web.de</p>
<p>Yorummmm<br />
Raci Helvali says&#8230;<br />
Bu öykü’nün devami da cok basarili yakalanmis. Insanlarin hayatlarinda ki derin yaralarin üstü nasil örtülüyor? Insanlar asil sorunlarini bir kenara itebiliyor ve suclu ariyorlar. Bu suclulari da hemen bulup kendilerini siyirdiklarini saniyorlar. Bu öykü daha uzatilabilir. Bundan bir romanda cikabilir.<br />
Posted on: 30/Mar/2009@21:43<br />
selma bektas says&#8230;<br />
Cok etkileyici bir öykü.Herkesin kendi adına cıkaracagı birsürü ders olmalı.Bu öykü bütün ailelere gönderilmeli ki.’Kol kırılır yen içinde kalır’ atasözünü çürütsün.<br />
Hacı beye katılıyorum.<br />
Sevgili Songül başarılarının devamını diliyorum.<br />
Eşitligin birgün saglanacagına inananlardanım,bu umudumu senin gibi yüregi büyük insanlarla bütünleşmesi,büyümesi yolumuzu kısaltıyor.<br />
Yürekten sevgilerimle,<br />
Selma Can Bektas<br />
ACT\Avusturalya</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

