<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Songül TOKER &#187; Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://songultoker.com/category/edebiyat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://songultoker.com</link>
	<description>Şiir Ve Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Jul 2011 17:03:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>ÇÖPÇÜYÜZ BİZ / Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/copcuyuz-biz-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/copcuyuz-biz-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Sep 2010 19:31:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=301</guid>
		<description><![CDATA[Her gece Tan yeri ağarmadan Dökülürüz MERSİN sokaklarına Çöpçüyüz biz… Temizleriz kare kare Geceden arta kalan umutlarını Bu şehrin… Gülüp geçtiğiniz sokaklarda Çarmıha gerip bir bir Sokak lambalarına astığınız Düşleriniz var ya İşte onları! Biz temizleriz Bazen içimiz burkulur Kıyamayız düşlerinize Kayıp olan umutlarınıza Toplarız onları avuçlarımızda Göndeririz bir bir gökyüzüne Sizin için! İsteriz hiç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her gece Tan yeri ağarmadan<img class="alignright" src="http://img.internethaber.com/news/133511.jpg" alt="" width="260" height="198" /><br />
Dökülürüz MERSİN sokaklarına<br />
Çöpçüyüz biz…<br />
Temizleriz kare kare<br />
Geceden arta kalan umutlarını<br />
Bu şehrin…<br />
Gülüp geçtiğiniz sokaklarda<br />
Çarmıha gerip bir bir<br />
Sokak lambalarına astığınız<br />
Düşleriniz var ya<br />
İşte onları!<span id="more-301"></span><br />
Biz temizleriz<br />
Bazen içimiz burkulur<br />
Kıyamayız düşlerinize<br />
Kayıp olan umutlarınıza<br />
Toplarız onları avuçlarımızda<br />
Göndeririz bir bir gökyüzüne<br />
Sizin için!<br />
İsteriz hiç bir umut<br />
Hiç bir düş kayıp olmasın<br />
Yıldızlar gibi<br />
Tekrar dökülsünler<br />
Gökyüzünden<br />
Saclarınıza<br />
Çöpçüyüz biz!<br />
Sizden arta kalan ne varsa<br />
Toplamaktır görevimiz<br />
Her tan yeri ağardığında<br />
Sizler uyurken yatağınızda<br />
Elimizde süpürgemiz<br />
Süpürürüz caddeleri<br />
Bazen süpürgenin saçaklarına<br />
Bir hovardanın sahte sözleri takilir<br />
Bazen batak hanelerin tozu dumanı<br />
Bazen sevginin dökülen yüzü<br />
Bazen bir çocuğun kırılmış oyuncağı<br />
Bazen bir annenin gizli korkuları<br />
Bazense babaların O taşıyamadıkları<br />
Kamburları var ya…<br />
İste onları… onları<br />
Süpürgenin saçaklarından toplar<br />
Göz yaşlarımızla yıkarız<br />
Dedim ya çöpçüyüz biz<br />
Biz olmasak!<br />
Çöp tepeleri<br />
Dolar sokaklarınız<br />
Bu şehir boğulur<br />
Yok olur<br />
İmha eder kendini<br />
Sizlerse bakışlarınızla<br />
Küçümsersiniz bizleri<br />
Çünkü biz sizler için<br />
Düşlerinizden arta kalanlar gibi<br />
Basit bir çöpçüyüz,<br />
Ama tan yeri ağardığında<br />
Bizleriz sokakların ´KRALI´<br />
Siz fark etmeseniz de<br />
Her sabah yeniden<br />
Dökülmüş düşlerinizi<br />
Toplayan</p>
<p>KAHRAMANLAR<br />
´´ BIZLERIZ´´</p>
<p>Songül TOKER  <a href="mailto:s_toker@hotmail.com">s_toker@hotmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/copcuyuz-biz-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fakir Baykurt</title>
		<link>http://songultoker.com/fakir-baykurt</link>
		<comments>http://songultoker.com/fakir-baykurt#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 12:42:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=241</guid>
		<description><![CDATA[1929 yılında Akçaköy/Yeşilova-Burdur’da doğdu. Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirince (1948) beş yıl köy öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki öğrenimini tamalayınca da (1955) ortaokul öğretmeni olarak Sivas, Hafik ve Şavşat’ta çalıştı, ilköğretim müfettişliği yaptı, TÖS ( Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖDMF ( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu ) Genel Başkanı oldu. Baykurt bu etkinliklerinden ötürü 1971’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://3.bp.blogspot.com/_S_pw5717NTg/StoKG3PTPiI/AAAAAAAAhsI/aUNrYVWPAMU/s400/baykurt.jpg" alt="" width="320" height="298" />1929 yılında Akçaköy/Yeşilova-Burdur’da doğdu. Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirince (1948) beş yıl köy öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki öğrenimini tamalayınca da (1955) ortaokul öğretmeni olarak Sivas,</p>
<p style="text-align: justify;">Hafik ve Şavşat’ta çalıştı, ilköğretim müfettişliği yaptı, TÖS ( Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖDMF ( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu ) Genel Başkanı oldu. Baykurt bu etkinliklerinden ötürü 1971’ de sıkıyönetimce tutuklandı<span id="more-241"></span>; askeri mahkeme önünde uzun süre yargılanıp beraat etti. Şimdi Almanya’ da. Kendi kaleminden ayrıntılı yaşam öyküsü Papirüs dergisindedir (1946-47, Mayıs 1970).Öğrenciliğinde Köy Enstitüleri Dergisi’nde ( Temmuz 1946), Tahir Baykurt imzalı şiirleriyle sanat hayatına girdi. Şiiri köy notları ve hikayeler izledi, sonra romana geçti.Yazarken bütün endişesinin “içinde doğup yetiştiği köylülerin hallerini, sanatın gerçeklerini de göz önünde tutarak ortaya sürmek; sanatın en iyi amacının, hem konusu olan insanı hem de okuyanı, bulunduğu durumdan biraz daha ileri sıçratmak” olduğunu belirten ve eserleri tükendikçe yeni baskıları yapılan Baykurt, bu yönüyle gerçekçi, devrimci romanlarımız arasında yer aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">ESERLERİ<br />
Romanları: Yılanların Öcü (1954), Irazcanın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1997).Hikaye Kitapları: Çilli (1955), Efendilik Savaşı (1959), Karın Ağrısı (1961), Cüce Muhammet (1964), Anadolu Garajı (1970), On Binlerce Kağnı (1971), Can Parası (1973), İçerdeki Oğul (1974), Sınırdaki Ölü (1975), Gece Vardiyası (1982), Barış Çöreği (1982), Duirsbug Treni (1986), Bizim İnce Kızlar (1992), Dikenli Tel (1998).Toplum –eğitim yazıları: Efkar Tepesi (1960), Şamaroğlanları (1976).Halk kitabı: Kerem ile Aslı (1974), Kale Kale (1978).1980’de dört çocuk kitabı yayımladı: Topal Arkadaş, Yandım Ali, Sakarca, Sarı Köpek. Daha sonra bunlara iki masal cildi ekledi: Dünya Güzeli (1985), Saka Kuşları (1985).1989 yılında ise bir şiir kitabı yayınlandı: Bir Uzun Yol. Aldığı armağanlar: Sinemaya da aktarılan ve tiyatroda oynanan (1966) ve Prof. H.W.Brands tarafından Izarcanın Dirliği ile birlikte Almancaya çevrilen (1964) Yılanların Öcü, Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Mükafatında birincilik kazanmıştı (1958). Baykurt daha sonra sınırdaki ölü ile 1970 TRT Öykü Ödülü’ nü, daha sonra Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 Türk Dil Kurumu Roman Armağanları’nı, ayrıca, 1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü’nü, Can Parası ile 1974 Sait Faik Öykü Armağını’ nı, Kara Ahmet Destanı ile de 1978 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Taner Barlas’ın oyunlaştırdığı Tırpan 1979’da İstanbul Şehir Tiyatrosu ile İzmir Devlet Tiyatro’sunda oynanarak Avni Dilligil En İyi Oyuncu ve Yazar Ödülleri’ ni kazandı. Mahmut Gököz tarafından tiyatroya uyarlanan çocuk romanı Sakarca, Tiyatro 79 dergisi tarafından “yılın oyunu” seçildi. Almancaya çevrilen Barış Çöreği ile 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’ nü, Gece Vardiyası ile 1985 Alman Endüstri Birliği (BDİ) Yazın Ödülü’nü aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Köy Enstitülü Delikanlı Özyaşam 2<br />
Fakir Baykurt<br />
Papirüs Yayınevi / Özyaşam Dizisi</p>
<p style="text-align: justify;">Fakir Baykurt, 65 yaşına kadar olan yaşamını bölüm bölüm yazdı. Pek çok olayı, insanı özenle anlattı. Acısıyla tatlısıyla bir &#8220;nehir roman&#8221; çıktı ortaya. Yazınımızda örneği az. Akçaköy&#8217;de, o yüksek göklerin altında doğan, yoksulluk yüzünden köyün sığırını sıpasını güden çocuk, evlerinde bir tek kitap olmadığı, anası babası okuma yazma bilmediği halde nasıl ünlü bir öğretmen; yapıtları sahneye, perdeye aktarılan, yabancı dillere çevrilen bir yazar oldu? O öğretmen, o yazar nasıl çalıştı, savaştı? Fakir Baykurt doğruları ve yanlışlarıyla birlikte hepsini ortaya serdi. Özellikle yoksul halk çocukları, gençler, bunları sabırla okumalı. Bulacakları &#8220;öğrenceler&#8221; olabilir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/fakir-baykurt/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“EKMEK ALMAK ya da ALMAMAK” İŞTE MESELENİN ÖNEMLİ BİR KISMI BU!</title>
		<link>http://songultoker.com/%e2%80%9cekmek-almak-ya-da-almamak%e2%80%9d-iste-meselenin-onemli-bir-kismi-bu</link>
		<comments>http://songultoker.com/%e2%80%9cekmek-almak-ya-da-almamak%e2%80%9d-iste-meselenin-onemli-bir-kismi-bu#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 May 2010 18:22:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Serdar TÜRKMEN]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=194</guid>
		<description><![CDATA[Bir Pazar sabahı, annemin çok kızmasına rağmen yine erkenden kalkmış, ‘Aman uyanmasınlar’ sessizliğiyle, abonesi olduğum çizgi filmi izliyordum. Bilirsiniz Pazar günleri kasvetlidir, hele de baskın bir baba varsa hiç çekilmez böyle tatil günleri. Üstüne üstlük ertesi gün de okul varsa; hani şu beden eğitimi derslerinde matematik yapılan… Annem yine her zamanki gibi son anda: -Ekmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://bircanogankul.files.wordpress.com/2009/09/guzel-gozlu-seker-cocuk5b15d.jpg" alt="" width="360" height="296" />Bir Pazar sabahı, annemin çok kızmasına rağmen yine erkenden kalkmış, ‘Aman uyanmasınlar’ sessizliğiyle, abonesi olduğum çizgi filmi izliyordum.<br />
Bilirsiniz Pazar günleri kasvetlidir, hele de baskın bir baba varsa hiç çekilmez böyle tatil günleri. Üstüne üstlük ertesi gün de okul varsa; hani şu beden eğitimi derslerinde matematik yapılan…<br />
Annem yine her zamanki gibi son anda:<br />
<span id="more-194"></span>-Ekmek yok<br />
Almam için para uzattı. O arada ‘Tusubasa’nın ‘Akilla vuruşu’na kitlenmiştim, oralı bile olmadım. Bir süre sonra, annemin ısrarlı ve aceleci tutumu ve benim ‘çizgi film hakkımı’ sonuna kadar savunmaktaki direngenliğim birleşince ortaya çıkan yüksek desibelli münakaşa üzerine ‘evin şahı’ uyandı.<br />
‘Tusubasa’ hala vuruşu yapmamıştı. Bir yandan “Bir an önce vursa şu topa” diye geçiyordu içimden, neticeyi üç aşağı beş yukarı biliyordum; ‘gol olacaktı’ ama yine de ekran başından kalkmak olası değildi benim için.<br />
Bütün hafta patronundan ‘illallah’ etmiş, şimdi bunun acısını evdeki fertlerden çıkarma ihtimali yüksek olan babanın, “Bir Pazar’ımız var” muhabbetiyle kutsallaştırılmış bir günün sabahında, yaşanan bu yüksek sesli tartışmayla, hele de kahvaltı hazırlanmamışken uyandırılması da ne demekti!<br />
Tartışma yapılan odanın kapısı açıldı ve don-atlet baba belirdi; bütün bir haftanın yorgunluğu göz kapaklarında birikmiş ki, kaldıramıyor onları.<br />
Baba, hemen bir yargıca dönüşüp anlaşmazlığı karara bağladı. “Serdar, ekmek almaya gidecek”.<br />
‘Tusubasa’ vuruşu yapmıştı ama o topun kaleye gitmesi en az 10 dakika sürerdi.<br />
Bir tarafta sorgulanamaz bir karar, diğer tarafta da ‘Tusubasa’nın vuruşu…<br />
Bu çelişkinin bendeki çıktısı döküldü ağzımdan:<br />
-Gitmiyorum!<br />
Artık bir iktidar mücadelesiydi bu. Bugün bakkala gitmeyen yarın gece yarılarına kadar eve de gelmez, ödevini de yapmazdı!<br />
-Ne demek ‘gitmiyorum’?<br />
-Basbayağı gitmiyorum!<br />
Mızıkçılık, karşı konulması güç bir silaha dönüşüyor. Her gitmiyorum deyişimde başım biraz daha dikleşiyor ve gözlerinin daha derinlerine bakmaya başlıyorum yargıcın. Her söyleyişim biraz daha güven katıyor bana. İki karakter var içimde ve “Gitmiyorum” diyene şaşırıyor öteki, panikliyor, beriki devam ediyor söylemeye…<br />
Emirlere itaat etmeyenlere ne uygulanacağını daha önce düşünmemiş olmalı baba. Anne de bu beklenmeyen itaatsizlik karşısında şaşkın! Çünkü bu metafizik itaatin bir gerekçesi yok. O zaman ‘Kır kalemi kes cezamı’. Son söz için engizisyona bağlanıyoruz;<br />
“Peki, o zaman çık git bu evden diyor” baba.<br />
“Ulan bu hiç hesapta yoktu” diye geçiyor içimden ama geri adım atmak daha fena, “Bugün ekmek muhabbetinde yenilirsem yarın aşağı mahallede top oynamamı da yasaklarlar”.<br />
Ya herro ya merro!<br />
-Tamam giderim.<br />
Hakikaten gidebilir miyim, gidersem nereye giderim? Babanneme gitsem olmaz, biraz endişelendirmek gerekir. Onur’lara gitsem kaç gece kalabilirim ki? Bir iş bulsam… Bu yaşta mı?<br />
Kapıdan çıkıyorum. Blöfünü görmediğim baba yeni bir kontra-atak peşinde:<br />
-Üstündekileri de çıkar o zaman, onları sana ben aldım.<br />
Belden aşağı bir vuruş ama bu eşitsiz mücadelede de hakem aramak ‘iyi niyetli bir ahmak’lığı aşmaz zaten.<br />
Yola gelmek mi? Hayır!<br />
Öteki ses çok daha baskın, haklı çıkmıştı o ses. Giysileri bir çırpıda çıkardım ve özensizce koridora attım. Şimdi nereye gideceğim kaygısına bir de ‘bu halde’ nereye gideceğim sorusu eklenmişti. Belki de çizgi filmlerdeki bir kahramandım artık ben. Köşe başındaki inşaata girerdim. Orda 1-2 adam vardı daha önce top oynadığım. Onlar bana bir giysi verirlerdi herhalde ve hatta belki orada çalışmaya da başlardım. Simit satan bir arkadaşım vardı, annem o çocukla görüşmememi defalarca tembih etmişti. Evet, şimdi onun yanına da giderdim…<br />
Merdivenlerden aşağı inerken bu düşünceler zihnimin çeperlerini zorluyordu. Film şeridi misali bir sürü senaryo beliriyordu kafamda 1 dakika sonrasına ilişkin. Az sonra çırılçıplak bir biçimde caddeye çıkacaktım ve nereye gideceğim belli değildi, eve dönmem hiç mümkün değil gibiydi. Tam 2.kata gelmiştim ki karşımda yan komşumuz ile âşık olduğum kızı belirdi.<br />
İşte lanet sözcükleri bu anlar içindir. İlk olarak, ‘ ”Oğlum amcana göster” dediklerinde hemen gösterdiğim pipimi’ kapattım! O an hiç kimse bir şey söylemedi ya da ben duymadım. Çöldeki kutup ayısı gibi hissetmeyi de bilmiyordum o zaman. Yalnızca utandım.<br />
Apartmandan dışarı çıktığım anda, peşimden koşturan annem beni çeviklikle kavradı ve eve çıkardı. Evde sessizlik hâkimdi, kimse bu konu hakkında ne o anda ne de sonra konuşmadı.<br />
‘Tusubasa’nın vurduğu top hala kaleye gitmemişti. Çizgi filmi sonuna kadar izledikten sonra kahvaltıya oturdum.<br />
Böylece ekmek almaya gitmedim. Evet, kazanmıştım; öteki ses haklı çıkmıştı. Daha önemlisi ise, evdeki karar süreçlerinin sorgulanabileceğini kendi kendime öğretmiştim.</p>
<p>Bir süre kahvaltılar bu çizgi filmlere göre ayarlandı. Sonra maalesef büyüdüm.</p>
<p>Serdar<br />
13 Ekim 2009<br />
Mersin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/%e2%80%9cekmek-almak-ya-da-almamak%e2%80%9d-iste-meselenin-onemli-bir-kismi-bu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçimdeki Çocuk &#8211; Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/yaz-gunuydu-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/yaz-gunuydu-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:05:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>
		<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[sevda]]></category>
		<category><![CDATA[yürüyüş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=96</guid>
		<description><![CDATA[Güzel bir hazan mevsimiydi, gölün etrafında yürüyüş yaparken, çocuk parkının yanına gelmiştim. Oynayan çocukları görmek, onların gözlerindeki coşku ve sevinci yakalamak, beni daima mutlu ederdi. Çocuklarla oynamayı çok severim, o tertemiz dünyaları, hep büyülemiştir beni. Hemen boş duran salıncağa koşup, sallanmaya başladığımda, tüm yetişkinlerin gözleri üzerime çevrilmişti. Büyük olasılıkla beni garipsiyorlardı, oysa ben o anda, ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><img class="alignleft" src="http://lh3.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-0xTc8w6bI/AAAAAAAAEaI/hYOvb1q4cKU/Yaz_Resimleri.jpg" alt="" width="300" height="225" />Güzel bir hazan mevsimiydi, gölün etrafında yürüyüş yaparken, çocuk parkının yanına gelmiştim. Oynayan çocukları görmek, onların gözlerindeki coşku ve sevinci yakalamak, beni daima mutlu ederdi. Çocuklarla oynamayı çok severim, o tertemiz dünyaları, hep büyülemiştir beni.<br />
Hemen boş duran salıncağa koşup, sallanmaya başladığımda, tüm yetişkinlerin gözleri üzerime çevrilmişti.<span id="more-96"></span> Büyük olasılıkla beni garipsiyorlardı, oysa ben o anda, ne kadar mutluydum, bir bilseler. Sanki gökleri kucaklıyorum o anlarda, her seferinde daha da hızlanarak salıncakta sallanıyorum, bir an göklerin maviliğine erişirken, tekrar dönüyor ve işte ağaçların altın rengi yaprakları. Yemyeşil çimenlerle, çocuklar. Tekrar mavi, yeşilimsi göl ve gökyüzü arasında, alabildiğine hızlanmak, kucaklamak istiyorum dünyayı.<br />
Hafiften esen rüzgarın, tenimle oynaşması sırasında, içimdeki özgürlük duygusu çoğalarak büyüyor. Yeniden aşık oluyorum, doğanın o muhteşem ve esrarengiz güzelliğine. Tüm güzellikleri derin nefeslerle içime çekiyorum, içimdeki çocuğu yaşıyorum alabildiğine ve sınırsız. Buraya geldiğimde, her seferinde çocukluğumla yüzleşir, içimde canlı ve dimdik duran çocukluğum, ses ve görüntüye dönüşür, anılar benliğimi doldurur, dönerim içimdeki o günlere.<br />
Anımsadığım kadar 5 yaşlarında olmalıydım, ondan önceki dönemi çok hatırlamak istesem de, kıssa gölgelerin altında, bölük pörçük, tam duyamadığım, kesik sözcükler dizisi olarak anımsıyorum. Annem, babam ve 4 ablamla, bir ağabeyim ve bir ninem oluştururdu bizim aileyi.<br />
Ben Adana’da doğmuşum ve aileme daha doğduğum zamandan başlayarak şans getirmişim. Annem beni dünyaya getirdiğinde, Sabancı firmasında işçi olarak çalışıyormuş. Yeni çıkan kanun gereğince, doğum parası veriliyormuş ve ben de doğunca, fabrikada ilk kez, hakkı kullanan kişi annem olduğu için, ödülde verilmiş. Aldığı kendince büyük bir paraymış, daha sonra da bütün işleri yolunda gitmiş, o zamanlar mahallede ilk radyoyu, ilk gramofonu biz almışız.<br />
Büyük bir arsa üzerine kurulmuş olan evimiz vardı, girişte ki sağ tarafta büyük evde biz, tam karşıdaki evde ise 3 kiracımız otururdu. Ortada geniş avlumuz (bahçe) ve güneşten korunmak için yapılan çardak, üstü mevsiminde salkımları kocaman olan üzümlerle dolu olurdu.<br />
Babamda başka bir firmada çalışır, iş saatleri dışında hep çalışır, evde tamiratlarla uğraşırdı, her iş gelirdi babamın elinden, ama hep meşguldü. Ben doğduğumda babam, uğur olması ve benim uzun ömürlü olmam için, kavak ağacı dikmiş evimizin önüne. Ağaç benimle aynı yaşta olduğu için, onu çok severdim, benim olan bu ağacı en son, 11 yaşında gördüğümde çok şaşırmıştım. Öylesine uçsuz bucaksız büyümüştü, sanki tek hedefi, gökyüzüne ulaşmakmış gibi gelmişti bana.<br />
Ağacı gördüğümde, kendime sorduğum soruyu, dün gibi hatırlıyorum. ‘’Aynı yaşta olmamıza rağmen, ağaç neden bu kadar büyüye biliyor? Bu ulu ağacın içinde, sanki bir evren gizli ve ben o evrenin içinde sıkışan küçücük bir noktayım.<br />
Benim yaşadığım şehirde, Adana’da kar yağmazdı, Çukurova bölgesi olduğundan, yazları dayanılmaz sıcak, kışları da ılık geçerdi. Annem ilkbaharla birlikte, kışa kadar duracak olan, büyük leğeni avluya koyar ve içini hep su ile dolu tutardı, o su benim banyo suyum olarak kullanılırdı. Annem beni günde en az 2 – 3 kez yıkardı, oyunlara kaptırınca kendimi, ter ve toz içinde olur, annemde leğenden tas tas aldığı sularla beni yıkardı, hem de her kesin önünde.<br />
‘’En çok korktuğum insan kim’’ diye düşünecek olduğumda, aklıma gelen tek isim, annemin en samimi arkadaşı olan Sevim teyzedir. Sözde beni çok sevdiği ve tombiş (hafif şişman) çocuklara bayıldığı için, beni devamlı mıncıklar, kollarımı ısırırdı. Hala etimde olan onun diş izleri, gözlerimin önüne geliyor. Bana verdiği acılar sonrası, çığlıklarım hala kulaklarımda, ağlamam artarsa, annem kucağına alarak okşamaya başlar, beni avutmaya çalışan sözlerle teselli etmeye çalışırdı. ‘’O seni seviyor kızım’’ ama ben öyle sevilmeyi, asla sevmiyordum, ‘’neden annem karşı çıkmazdı böyle sevilmeme’’ diyerek çok düşünmüştüm.<br />
Acaba gece yatağı ıslatmam bu korkuların sonucumuydu? Çok utanırdım bu durumumdan, ağabeyimin arkadaşları gelirdi, Mehmet ve Zeki ağabey geldiklerinde, beni severler ve çoğu zaman kucaklarında uyurdum, sabah uyandığımda ıslaklık nedeniyle üşümüş, ürkek bir suçluluk duygusuyla kalkar ve kimseler bana kızmasa da, gün boyu çok utanırdım. Yatak ıslatmam nedeniyle, annem beni, iyileşmem için bol bol hocalara götürürdü, onlarda bana içilecek bir şeyler veriyorlardı, ‘’benim bir suçum yokmuş, şeytan beni kandırıyormuş.’’ Oysa benim şeytanım, Sevim teyze ve onun şiddet dolu, sevgi gösterileri olduğunu çok sonraları kavramıştım.<br />
Bir gün avluda oynarken, babam meyve ağaçlarının dallarını buduyordu, aniden dışarıdan geçen bir kişinin, avaz avaz bağırarak, ‘’dişçi, dişçi geldi, dişçi’’ diyordu. Babam elindeki işi aceleyle bırakarak, adama seslendi, ‘’içeriye gel dişçi.’’ Adam kara kuru, esmer çehreli bir insandı, elinde küçük bir sandıkla girdi avluya. Babamla selamlaştılar, babam beni göstererek, ‘’bizim ufaklığın ara sıra dişi ağrıyor, bir baksana.’’ Hayatımda ilk kez dişçi tanıyor ve merakla ne yapacak diyerek bekliyordum. Adam ağzımı açmamı emrettiğinde, babamın ağzını aç komutunu duyunca, sonuna kadar açtım. Adam ağzıma baktığında, ‘’oo bunun dişi çürümüş, çekilmesi gerekiyor.’’<br />
O dönemde, bu mesleği yapanlar Roman (Çingene) olur ve alet kutuları ile seyyar olarak dolaşırlardı. Yanındaki sandığı açarak malzemelerini çıkaramaya başladı, kerpeten, iğne gibi aletler aklımı başımdan almaya yetmişti, anladığım kadarıyla başıma güzel şey gelmeyecekti. Bu arada babamın annem ve ağabeyimi çağırmasıyla, bu korkum kesinleşmeye başlamıştı. Herkes sıkı sıkıya bir yerlerimi tutuyordu, kafamı, çenemi, ellerimi.<br />
Ne kadar uğraştılar bilmiyorum? Bana bir asır kadar uzun gelmişti, döktüğüm terler, gözyaşları. Bağırma imkanım bile yoktu, ağzıma koydukları kalın daldan dolayı, çenemi kapatma imkanım bile yoktu. Hayatımın ilk işkencesiyle tanışmış ve ilk işkencecilerim ise, en sevdiğim insanlar olan, ailem olmuştu.<br />
Bayılmış olmalıyım ki, uyandığımda adı dişçi olan, işkencecim gitmişti, beni de tekrar özgür bırakmışlardı. Annemin kucağında, beni şefkatle kucaklamış, saçlarımı okşuyor, ağzımdan sızan kanları siliyordu.<br />
Arenada saldırıya uğramış, öfkeli boğanın burun deliklerinden fışkıran ateş gibi, gözlerim nefret ve öfkeyle kısılmış, işkencecilerimi süzüyordum. İlk kez nefreti yaşıyor, gücümün yeteceğini bilsem, saldırmaya hazır şekilde, yumruklarımı sıkmıştım. Beni sevdiklerini sandığım, güvendiğim bu insanlar, yabancı biriyle birleşerek, bana işkence yapmışlardı.<br />
Öfkemden bas bas bağırmaya başladım, çığlıklarım yankılanıyordu avluda, ‘’artık sizi sevmeyeceğim, sizgden nefret ediyorum, beni öldürdünüz.’’ Çaresizce yere oturarak, acılarımla ağlamaya başlamıştım. Kendi dünyamda, yalnızca ben vardım, kimsenin bana dokunmasına izin vermiyordum. Günlerce ne yemek yedim, ne de kimseyle konuşuyordum. Babam günlerce gönlümü almaya çalıştı, çeşitli hediyeler aldı, ne yapsa faydasızdı. Çok inatçıydım, ta ki dişimin çekildiği yerin acıması geçinceye kadar işkencecilerimden nefret etmiştim. Sonrasında, babamın yaptığı bir teklifi kabul ederek, anlaşma yaptım,. Babam beni Lunaparka götürecekti, bunun karşılığında onu ve diğer işkencecilerimi affettim.<br />
O gün çekilen dişimin yerine, hiçbir zaman yeni bir diş çıkmadı. Bu gün, dilimin diş boşluğuna her değişinde o günü hatırlıyorum.<br />
SONGÜL TOKER<br />
S-Toker@web.de<br />
www.songultoker.com<br />
www.bizdunyacocuklari.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/yaz-gunuydu-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşanacaklar, yaşanmış ve bitmişti &#8211; SONGÜL TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/yasanacaklar-yasanmis-ve-bitmisti-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/yasanacaklar-yasanmis-ve-bitmisti-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:04:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=94</guid>
		<description><![CDATA[Felç geçirdikten sonra, arkadaş olduk tekerlikli sandalyeyle. Sol tarafım tamamen hareketsiz, sağ tarafım ise kısmen çalışıyor. Hapsedilmiş bedende ne kadar yaşanırsa, o kadar yaşamaya çalışıyorum. Çocukların evimizin alt katında, eşyalarımı toplayışını seyrediyorum. Bir kaç gün önce, oğlum Can ile kızım Beste, yanıma gelerek bana: “Anne biz düşündük, ikimiz de çalışıyoruz, yanlış anlama sakın, seninle ilgilenmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.bbc.co.uk/wales/mid/sites/llanfyllin/images/lonely_tree_400x300.jpg" alt="" width="323" height="197" />Felç geçirdikten sonra, arkadaş olduk tekerlikli sandalyeyle. Sol tarafım tamamen hareketsiz, sağ tarafım ise kısmen çalışıyor. Hapsedilmiş bedende ne kadar yaşanırsa, o kadar yaşamaya çalışıyorum. Çocukların evimizin alt katında, eşyalarımı toplayışını seyrediyorum. Bir kaç gün önce, oğlum Can ile kızım Beste, yanıma gelerek bana:<br />
<span id="more-94"></span>“Anne biz düşündük, ikimiz de çalışıyoruz, yanlış anlama sakın, seninle ilgilenmek çok zor oluyor,“ dediler. “Oysa senin, düzenli bir bakıma ihtiyacın var. Bu yüzden seni huzur evine götürmeye karar verdik”.<br />
Yüzüme üzgün üzgün bakarak kızım, elimi okşayıp öpüyordu: “Bizi anlıyorsun değil mi anne, başka çaremizin olmadığını ve seni çok çok sevdiğimizi biliyorsun değil mi!“ İçimde kırılanları görmemeleri için, gülümseyerek başımı sallayıp, konuyu kapattım. ”Anlıyordum, çocuklar haklıydı. Çalışıyorlardı, kendi aileleri vardı, üstüne üstlük bir de ben eklenmiştim. Evet haklıydılar.”<br />
Daha o anda, yaşamın tüm renkleri, bir bir solmaya başladı içimde. Kendimi öylesine çaresiz, öylesine boş ve gereksiz hissettim ki; hıçkırıklar düğümlendi boğazıma. Göz yaşlarımı, kanayan yüreğimin acısını, kimsenin görmesini istemedim. Yalnızlığın, kopkoyu karanlığında boğuluyordum. Sahnede hayatimin son rolü oynanırken “ben seyirci durumuna düşmüştüm.”<br />
Can valizimi önüme koyarak, Beste’ye seslendi: “Başka bir şey var miı geç kalıyoruz.” Ağzımdan çıkan iniltiyle: “Ben henüz hazır değilim,” diye ifade etmeye çalışırken, elimi, kaldırabildiğim kadar kaldırıp, yukarıyı işaret ediyordum. Can: “Ne var anne, bir şey mi söylemek istiyorsun?“ diye sorunca, başımı salladım: ‘Beni yukarı götürün’ demeye çalıştım. “Ah anne, buna zaman kalmadı” diyerek, tekerlekli sandalyeyi itmeye başladı. Gerçektende götürüyorlardı beni. Vücudumun, hareket eden her yanıyla, tüm gücümü kullanarak, protesto ediyordum.<br />
Can: “Yine ne var anne, ne var?“ derken, yalvarırcasına gözlerine baktım. “Ne olur beni yukarı çıkarın, son bir kez, sizin büyüdüğünüz odaları, baban ile paylaştığım, onca yıllık odayı göreyim, ne olur, son kez bana izin verin…” Buraya, bir daha gelme şansım olmayacağını biliyordum ve yüreğim parçalanıyordu. Yıllarımızı paylaştığımız bu evi, bir daha göremeyicektim. Can beni itmeye devam ediyordu, anlamıyordu beni…<br />
Son şansımı kayb etme korkusu, çıldırtıyordu beni. Gözlerimi, Beste’ye çevirdim, yalvarırcasına bakarak, ondan ümit bekliyordum.<br />
“Ne olur kızım, sen bari beni anla! Sende bir annesin! Ben sadece sizin anılarınızı bir kaç dakika’da olsa, yeniden yaşamak istiyorum. Bu şansı almayın benden. Bak, gözlerime bak, yalvarışlarımı hiç mi anlamıyorsun? Bir kızıma, bir oğluna bakıyordum. Hiç mi bunca yıl gözlerime bakmadınız? Hiç mi sevinci mi, üzüntümü görmediniz?<br />
Yalvarırım size durun, durun! Ben gitmeye hazır değilim!. Bırakın, son bir kez anılarımla baş başa kalayım, bırakın ne olur”. Çaresizlik içinde, göz yaşlarım dökülürken, git gide dış kapıya yaklaşıyorduk. Ümitlerim azaldıkça, acılarım çoğalıyordu. Sanki yukarıda, çocukların itişip kakıştığını duyumsuyor, sanki eşimin sesi kulağıma ulaşıyordu. “Canım acıktık, yemek hazır mı?“ Ve çocukların sesi ona ekleniyordu. ”Evet anne, bizde acıktık!..“<br />
Tüm güzellikler, kara bulutlara yüklenmiş, sesler bir birine karışıyor, seneler hızlanarak akıp gidiyordu, gözlerimin önünden. Çaresizliğin teslimiyetini yaşıyordum<br />
Minibüs hareket etmeye başlamıştı bile. Gittiği her metre, uzaklaştırıyordu beni yaşamdan. Söylenecek söylenmiş, yaşanacak yaşanmış ve bitmişti. Gelmiştik Huzur evine. Ben, on beş metre karelik bu odada, ömrümün son durağına varmış, huzursuzluk içinde kıvranıyordum. Çocuklar işlemleri yapıp, valizimi bir kenara bıraktılar. “Anne biz geç kaldık, akşam üzeri tekrar sana uğrarız,” deyip gittiler.<br />
Odamda tek başınaydım. Gözlerimdeki bakışlar kendini boşluğa terk etti. Uçsuz bucaksız bir uçurum… Terkedilmişliğin, yalnızlığın amansız acısı… Nasıl da değişiyormuş, zamanla her şey. Sevdiklerim beni, bir bir terk ederken, yüreğimde yarattıkları, depremin farkına bile varmıyorlardı. Gözlerim takılırken anılara, geçmişin tutsaklığı belirginleşiyordu:<br />
Almanya’ya geldiğimde, bir yıllık evliydim, eşimden ayrılmak zor gelmişti bana. Kendisi üniversiteye gidiyordu, daha rahat günlere kavuşmak için, yabancı ülkeye gitme görevi, bana düşmüştü. On kadın toplu halde, Türkiye’den trenle, Heidelberg’e gelmiştik. Bizleri BBC firması, işçi olarak istetmişti. Tren istasyonuna indiğimizde, hepimiz nasılda ürkektik. Bizleri nelerin beklediği korkusu, yabancı insanlar ve anlamadığımız yabancı bir dil. Firmadan bizi karşılamaya gelmişlerdi, sonra kalabileceğimiz lojmanlara götürülmüştük. Bir oda’da dört bayan kalıyorduk ve kader arkadaşları olmak, zamanla bizi bir birimize öyle kenetlemisti ki.<br />
Acılarımız ve sevinçlerimizle bütünleşmiştik. Hasret doluydu her birimizin yüreği, dertli türküler, hüzün dolu göz yaşları, dökülürdü geceler boyu. Her şeye rağmen, umutluyduk gelecekten, bir gün yine kavuşacaktık sevdiklerimize. Bir yıl sonra eşim geldi yanıma. Küçücük kiralık evimizde, öylesine mutluydum ki…<br />
Artık hiç bir şeyin yabancısı değildim. Almanca bile öğrenmiştim. Tek hedefimiz para biriktirmek, bir ev almak, çocuklarımızı rahat büyütmek, onları okutmaktı. Arabayla ilk izine gidişimiz, çok heyecanlı olmuştu. Dönüşte bulgur, salça, fasulye gibi şeylerle doldurmuştuk arabayı. O dönemler Türk marketleri ve yiyecekleri yoktu. Çok tutumlu yaşıyorduk, diğer vatandaşlar gibi. Eğlence, gezme gibi bir lüksümüz yoktu. Hedefimiz belliydi, rahat bir gelecek.<br />
Kısa bır zaman sonra, iki çocuğumuz oldu, eşimle birlikte bakımlarını üstlenmiştik. Dünyamız renklenmiş, güzelleşmiş bir haylide zorlaşmıştı, çalışmak, ev işi, çocuklar… Hastalandıklarında, kaç gece uykusuz kalmış, işe öyle gitmiştim. Zamanla, hayalimizdeki evi de aldık. Güzel bir bahçesi vardı, çocukların oynadığı. Meyve ağaçları dikmiştik etrafına. Yıllar akıp gitti; onlar da büyüdü. Yavaş yavaş, bel ağrıları başladı bende, sağlığım gittikçe bozuluyordu.<br />
Eşim hep kızardı bana: “Artık bırak çalışmayı, evin borcu bitmek üzere, benim gelirim yeterli,” der dururdu. Ama ben hiç dinlemezdim. Çocukların okulu, evlilikleri vardı önümüzde, nasıl rahat oturabilirdim.<br />
Bir gün bitti okulları. Kızım hakim, oğlum avukat oldu. Beste evlendiğinde, melekler gibi görünüyordu. Ne kadar da bana benziyordu yarabbi. Yıllar öncesi kendimi yakalamıştım onda, şimdi iki çocuk anası. Oğlumun ise bir kızı var, altın saçlı. Onlar ayrılınca, evimiz bomboş kaldı. O boş odalarda bile, cıvıl cıvıl çocuk sesleri duyar oldum. Yıllarca alışamadık bu sessizliğe. Arada bir dertleşirdik eşimle, gözleri dolarak itiraf ederdi, ”Baba baba” diye seslenişlerini, bazen o da duyarmış. Ne de çok çekişirlerdi aralarında. Biz devreye girdiğimizde, hemen arka çıkarlardı birbirlerine. Ne çabukta geçti yıllar. Artık çalışamıyorum, emekliye ayırdılar. Tüm gün, gereksiz oturamadığım için, resim yapmaya başlamıştım. Güzelliklerin kaybolmasını istemiyordum. Kaybolan o kadar çok şey vardı ki…<br />
Haftanın en güzel günü pazardı, çünkü çocuklarımız, torunlarımız gelirdi. Eşimle gençleşirdik anında. Kovalamaca oynardı torunlarıyla. Sevinç damlacıkları yakalardım gözlerinde. Mutlu olduğu zaman, yanakları pembeleşir, çocuksu bakışları büyülerdi beni. Ve yine başlardı hüzünlü sessiz hafta. Aslında, gençliğimizde yapamadıklarımızı yaşamaya, o kadar çok zaman vardı ki!<br />
İnsan değişiyormuş zamanla, sakin bir limana dönüyor hayat. Hep sevdiklerine yakın olmak istiyor. Korkuyor onlari kayb etmekten. Gözlerimiz yolda kalıyor, gönül çocukların hep gelmelerini umuyor ve özlüyor işte, hep özlüyor. Her telefon çaldığında, yüreğimiz sevinçten kıpır kıpır oluyor.<br />
Eşim çalışıyor, bense tüm gün, iki katlı evimizde bomboş geziniyordum. Her şey aynı şekilde, yerli yerinde duruyordu, sanki her an çocuklar, yanımdan koşturarak geçip, odalarına gireceklermiş gibi.<br />
Neydi bunca yıllık savaşımız, neden böylesine yıprattık kendimizi? Nerede kaldı gençliğimiz; sevinçlerimiz , umutlarımız? Nerede o uçsuz bucaksız görünen yıllar? Dakikaların içine sığdırılmış, saniyeler gibi yaşandı ve bitti. Eşimle iyice bütünleşmiştik. Artık korkularımız yer değişmeye başladı. Şimdi kayb ettiklerimizden değil, kayb edeceklerimizden korkuyorduk. Eşim: “Allahım, beni senden önce alsın,” derken, hüzün dolardı gözlerine. ”Sana bir şey olursa, ben yaşayamam “ deyip, yüzünü çevirirdi. Göz yaşlarını saklardı benden.<br />
Git gide, merdivenleri çıkmakta zorlanıyordum. Böyle büyük ev gerekli değildi artık. Eşim, sadece alt katı kullanacağımız şekle getirdi. Alıştık hayatımızda ki değişikliğe. Birlikte geçirdiğimiz her güne şükrediyorduk. Son dönemde, birbirimize ayırdığımız zaman ve mutlu günler de pek uzun sürmedi. Bir gün eşim, iş yerinde kalp krizi geçirerek, terk etti beni. Haberi aldığımda, ağzımdan tek bir ses tonu çıkmadı. Öylece dona kalmıştım. Oysa bağırmak, çağırmak, çığlık atmak istiyordum.<br />
Aylarca, hastanede geçirdiğim zamanı, pek hatırlamıyorum. Felç geçirdiğim günden sonra, hiç konuşamadım: zaten kimse de kalmamıştı, beni dinleyecek. Arada bir, götürürlerdi eşimin kabrine. Lal ruhumda milyonlarca kelimeler dans ederken, ben bir tanesini bile söyleyemezdim.<br />
Hüzünlü bakışlarımla, sorardım kendisine. Neden bıraktın beni? Ne yaparım ben sensiz, bu soğuk, bu karanlık dünyada? Bak, artık terk ediyor beni bedenim, vücudum taşımıyor, ayaklarim götürmüyor beni. Zamanımıydı, zamanımıydı böyle gitmenin?.<br />
Sen de girmiyorsun rüyalarıma; yanıma gelmiyorsun artık. Yoksa ne zamandır, seni ziyaret edemediğime mi küstün, ne olur kızma! Sende terk etme beni. Dayanmaz buna yorgun yüreğim…<br />
Bilmiyorum kaç zaman geçti ama, ben de fazla kalmadım evimizde. Çocuklar beni buraya getirdiler. Yoksa sana söylemediler mi? Nerede olduğumu bilmiyor musun?<br />
Beni huzur evine getirdiler, artık zamansızlık içinde, bekliyorum seni. Hiç söylemek istemezdim ama, bu kez Can ile Beste, çok üzdüler beni. Çok istedim, son kez evimizin odalarını gezmek. Giydiğiniz eşyaları koklamak, anılarımızla baş başa kalmak. Yapmadılar, tüm yalvarışlarıma rağmen, yapmadılar.<br />
Kırk yıllık emeğimiz, bir valiz dolusu çıktı; öylesine kırıldım ki… Ya sen, sen ise bu kadarını bile götüremedin. Ne yaptık biz, ne? Neden yaşanacakları, zamanında yaşamadık? Kimin için, ne için savaşımız? Tek başıma kalkamadığım sandalyem, saatin tik takları gibi sallanıyor. Karşımdaki pencereden, dışarıyı seyrediyorum. Rüzgarın sert esişiyle, ağacın tüm dalları sarsılırken, dökülen yapraklara bakıyorum. Ne kadar da az kalmışlar, dallarda: Mevsim sonbahar. Bir kez daha, sararıp kuruyan yapraklar üzerinde, dolaşmak isterdim. Ayağımın altında oluşan hışırtı ve çıtırtıları duyumsayarak, koşmak alabildiğine… Sarılmak, ağacın çıplak gövdesine. Gökyüzünde parlayan güneş, yer yüzü, hazan mevsimi. Rengarenk yaprakları avuçlayıp, savurmak gökyüzüne. Kendime, mevsimlerden, gökkuşağı yaratmak isterdim. Zamanı, zamanı çevirebilseydim eğer.<br />
SONGÜL TOKER<br />
Şair ve cocuk masalları yazarı.<br />
S-Toker@web.de</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/yasanacaklar-yasanmis-ve-bitmisti-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşamayı Seviyorum – Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/yasamayi-seviyorum-%e2%80%93-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/yasamayi-seviyorum-%e2%80%93-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:03:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Seviyorum insanları Sarısını Esmerini Kadınını Erkeğini Düşünmeyi seviyorum Sevilmenin Sevilme şeklini Seviyorum yaratanı Yarattığı güzelliği Toprağı seviyorum Ağacı, suyu Güneşi seviyorum Gökyüzünde bulutları Uçsuz bucaksız Karanlığı seviyorum Avuçlarıma düşen Yıldızları seviyorum Acıları seviyorum Direnme gücü veren Özlemeyi! Hasreti seviyorum Kavuşturan Kavgamı seviyorum Beni savaştıran İnadına yaşamayı Seviyorum SONGÜL TOKER BOCHUM S-Toker@web.de]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh3.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1ofhpDdhI/AAAAAAAAEbA/v1-XIGss_mE/aqsss1.jpg" alt="" width="300" height="194" />Seviyorum insanları<br />
Sarısını<br />
Esmerini<br />
Kadınını<br />
Erkeğini<br />
Düşünmeyi seviyorum<br />
Sevilmenin<br />
Sevilme şeklini<br />
Seviyorum yaratanı<br />
Yarattığı güzelliği<span id="more-90"></span><br />
Toprağı seviyorum<br />
Ağacı, suyu<br />
Güneşi seviyorum<br />
Gökyüzünde bulutları<br />
Uçsuz bucaksız<br />
Karanlığı seviyorum<br />
Avuçlarıma düşen<br />
Yıldızları seviyorum<br />
Acıları seviyorum<br />
Direnme gücü veren<br />
Özlemeyi!<br />
Hasreti seviyorum<br />
Kavuşturan<br />
Kavgamı seviyorum<br />
Beni savaştıran<br />
İnadına yaşamayı<br />
Seviyorum<br />
SONGÜL TOKER<br />
BOCHUM<br />
S-Toker@web.de</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/yasamayi-seviyorum-%e2%80%93-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulmayan sevdalar &#8211; I Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-i-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-i-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:02:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=86</guid>
		<description><![CDATA[Kapı çaldığında, yemekle uğraşan yaşlı kadın, kapıyı açmaya giderken torununa seslendi. -Kızım, kapıyı duymadın mı? Ses çıkmayınca gülerek kapıya doğru giderken,” hayırdır bu saat de kim gelirki bana” diye düşünürek kapıyı açtı, yıllardır görmediği oğlunu kapıda gördüğünde, sevinç çığlıkları atarak boynuna sarıldı. Ana oğul hasretle kucaklaşırken: -Seni çok özlemişim be ana, burnumda tüttün, ne kadar özlediğimi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh4.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1sa1cHr2I/AAAAAAAAEb4/U6yJGpuoYzE/canina_sarilmak.jpg" alt="" width="300" height="216" />Kapı çaldığında, yemekle uğraşan yaşlı kadın, kapıyı açmaya giderken torununa seslendi.<br />
-Kızım, kapıyı duymadın mı?<br />
Ses çıkmayınca gülerek kapıya doğru giderken,” hayırdır bu saat de kim gelirki bana” diye düşünürek kapıyı açtı, yıllardır görmediği oğlunu kapıda gördüğünde, sevinç çığlıkları atarak boynuna sarıldı. Ana oğul hasretle kucaklaşırken:<br />
-Seni çok özlemişim be ana, burnumda<span id="more-86"></span> tüttün, ne kadar özlediğimi, şimdik çok daha iyi anladım.<br />
Erdal’ın burnuna, en sevdiği yemek olan dolma kokuları gelince, annesine takılarak:<br />
-Helede şu kuru patlıcan dolmalarını. Hiç kimse seninle bu konuda boy ölçüşemez, kimin anası.<br />
-Sana kurban olsun dolma, otur hemen getireyim de ye, anasının kuzusu.<br />
Sevinçle mutfağa doğru giderken, ayakları sanki kanatlanmış gibiydi, hasretini çektiği oğlu dönmüştü. Mutlulukla gülümserken, bir an önce masayı kurmak için uğraşmaya başladı. Yemek bittikten sonra sofrayı toparladı, o sırada içerden Erdal’ın sesi geldi:<br />
-Haydi gel otur anaların anası, oturda dinlen biraz.<br />
Annesi telaşla mutfaktan gelerek, oğlunun saçını okşarken:<br />
-Ah oğlum, ben seni dünya gözüyle gördüm ya, yorgunluk mu kalır gayri.<br />
Mutlulukla gülümserken, annesine sarılarak:<br />
-Güzel anam, sizleri öyle özledim ki.<br />
Gözleri, yabancı gibi duran kızkardeşinin kızı Sevil’e takılınca, gülerek:<br />
-Sevilde ne kadar büyümüş, ne güzel olmuş böyle.<br />
Yanına çağırdı Sevil’i:<br />
-Gel bakalım yanıma, dayınım ben, öpeyim seni, sarılayım sana prenses.<br />
Küçük kızın yanına gelmeyerek odaya çekilmesine gülerek:<br />
-Tabi tanımıyor beni, alışır değilmi anne.<br />
Annesi o günleri hatırlayarak, içini çekerek hüzünlü bir ses tonuyla:<br />
-Sen gittiğinde Sevil altı aylıktı, seni unutmaması için, her gün resmini gösterip, bak bu senin dayın diyordum. Ama yinede çocuk işte, ne yaparsın, alışır elbet.<br />
Ana oğul saatlerce sohbet edip dertleştiler. Yol yorgunu olduğundan dinlenmek için, eskiden kendisine ait olan odaya çekildi. Erdal yıllar sonra, ilk kez yatağına uzanmıştı. Gözlerini tavana dikip, geçmişi hayalliyordu. Yıllar önce terk etmişti bu sehri. Sevdiği kızın evlendiği gündü, o gün umutlarının parçalandığı, hayallerinin yıkıldığı gündü. Kanayan yüreğinin acısını duyumsadı biran. Aslında, aslında o gün, öldüğü gündü. Sevdiği kızı vermemişti babası. ”Sanatçı kısmına kız verilmez” diyordu, ”amcanın aslan gibi oğlu dururken, ne güzel mesleğini yapmış, huyunu suyunu bildiğimiz delikanlı. Elin baldırı çıplağına kız vermem ben” diyordu.<br />
Beklenen gün gelmişti, dışardan davul sesi geliyordu. Pencereden, perdenin arkasına saklanarak, son kez sevdiği kızı izliyordu Arabaya binmeden önce, başını kaldırıp yukarı bakmıştı Buket. Gözlerinden akan yaşla, nefret dolu, sorgulayan bir bakıştı bu. ”Bana sahip çıkacak kadar erkek olmadın?” Erdal utanmıştı bir an kendinden, O bakışları, yıllarca unutamadı. ”Kadınına sahip çıkacak kadar erkek değil miydi? Neden yeterince savaşmadı? Bu kadar mı korkaktı , sevgisi bu kadarmı güçsüzdü? Yoksa odamı Buketin babasına hak veriyordu?”<br />
Tam da Erdalın evlerinin yanında oturacaklardı, buna dayanması mümkün değildi. Gelin arabası gittiğinde, bir kaç parça eşyayı valize atıp, terk etmişti Almanya’yı. Yıllardır Fransa’da yaşıyor ve ressamlık yapıyordu. Şimdi geri dönmüştü buraya, ama nedenini, kendine bile açıklıyamıyordu. Neydi onu buraya çeken, hatıralarımı? Yoksa Buket’i hala seviyor muydu?<br />
”Kendine gel oğlum, bırak hayal kurmayı, senin korkaklığını af eder mi, sana bir daha güvene bilir mi sanıyorsun. Üstelik evli bu kadın, sen onu yıllar önce başkasının kollarına terk etmiştin.” Öfkesinden, yatığından kalktı yumruklarını sıkarak pencereye doğru yürüdü. Perdeyi araladığında aşağıda ilk yardım arabasının durduğunu gördü. ”Allah Allah, burada ne oluyor böyle! Kim hasta acaba?” diyerek, kapıdan annesine seslendi.<br />
-Anne, anne buraya gel çabuk!<br />
Koşarak gelen kadın, merakla oğluna:<br />
-Ne oldu oğul?<br />
Annesine pencerenin altında toplanan kalabalığı gösterirken, o sırada sedyede bağlı olarak çıkartılan kadını tanıyarak, korku dolu bir sesle bağırdı:<br />
-Bu, bu Buket değilmi?<br />
Tam dışarı koşmaya yönelirken, annesi kolundan tutarak:<br />
-Nereye oğlum?<br />
Erdal sabırsız bir ses tonuyla:<br />
-Buket’e gideceğim!<br />
Annesi, bir an olacakları düşünerek, panik ve korku dolu bir sesle:<br />
-Gitme oğlum! Kocası çok aksi bir adam. Bakarsın maraza çıkarır.<br />
Erdal annesinden kolunu kurtararak, merdivenlere doğru koştu. ”Bu defa, hiçbir şeyden kaçmayacağım.” Hızla dış kapıdan çıktığında, Ömer’len yüz yüze gelmişlerdi. Ancak buna aldırmadan Bukete koştu, ama yetişemedi, araba hareket etmeye başlamıştı bile, sadece bir kaç saniye görebilmişti sevgilisini. Dizleri titriyordu korkudan, ”ne olmuştu, neyi vardı Buketi’nin, mutlaka öğrenmesi lazımdı.” Birden köşede ağlayan kadının, Buketin annesi olduğunu fark etti:<br />
-Ne oldu teyze, geçmiş olsun?<br />
Kadın başını kaldırarak, ağlamaktan kızarmış gözlerle, boğuk bir sesle cevap verdi:<br />
-Sağ ol oğul.<br />
Karşısında ki kişiyi tanıyarak:<br />
-Sen Erdal değil misin?<br />
-Evet teyze, Bukete ne oldu?<br />
Kızının içten içe sevgisini biliyordu, Erdal’ıda severdi, tekrar gördüğünde derdini dökmek istedi:<br />
-Hiç iyi değil oğul, depresyon geçiriyordu, bu günde tüm ilaçlarını içip, intihara kalkmış.<br />
-Neden teyze, neden? Derdi ne, söyle?<br />
-Canı çıkasıca adam, kızı zorlan verdikten sonra, zavallımın yüzü hiç gülmedi.. Hadi oğul, ben içeri girem, çocuklar yalnız.<br />
Erdal yukarı çıktığında, annesi sabırsızlıkla bekliyordu kendini:<br />
-Ne oldu oğul, anlat?<br />
Üzgün bir şekilde:<br />
-Buket intihar etmeye kalkmış.<br />
-Vah vah, ne olacak şimdi?<br />
-Bilmiyorum anne, bilmiyorum! Sen onun hasta olduğunu biliyor muydun?<br />
-Biliyordum! Ama ne yapa bilirdim.<br />
Annesine, kızgın bir ifadeyle bakarak:<br />
-Bana söyleye bilirdin.<br />
Annesinin ayıplayan bakışlarını gördü, annesi kınayan bir tonda:<br />
-Oğul, elin karısına ne karışırız biz!<br />
Öfkeyle:<br />
-O benim sevdiğim kadın, onu kurtaracağım, tekrar hayata döndüreceğim. Bu defa kalleşçe kaçmayacağım, anlıyor musun. Ben simdi hastaneye gidiyorum.<br />
-Oğul ne yapıyorsun, kocası oradadır!<br />
-Ne fark eder .<br />
Annesinin korku dolu sesi bile, kendisini durdurmaya yetmemişti. Erdal hastaneye geldiğinde, gerçekten de Ömer oradaydı. Koridorda onun gitmesini bekliyordu. Ömer hastaneyi terk ettiğinde, sabah olmuştu. Erdal, Buketin yattığı odaya gizlice yöneldi. İşte karşısında yatıyordu sevdiği kadın. Yanına yaklaşarak:<br />
-Buket sevgilim nasılsın?<br />
Yanıt yoktu.. Yatağın yanındaki sandalyeye oturarak, elini tuttu Buket’in. Öylesine bitkin, öylesine masum ve korumasızdı ki, yüreği sızladı Erdalın. ”Ne olmuştu, neler yaşamıştı, filim nerede kopmuştu, bilmiyordu! Tanıdığı bu güçlü kadını, böyle yıkan, yerle bir eden ne idi?” Şimdi geri dönme sebebini anlar gibi oldu, ”evet, Buketin bana ihtiyacı olduğunu his etmiştim. Tüm olumsuzluklara rağmen, iyi ki ayrılmışız” diyordu kendi kendine. ”Yoksa seni bu kadar çok sevdiğimi, belki hiç bir zaman anlamayacak, yokluğunun verdiği acıyı, böylesine tatmayacaktım.”<br />
Unutmayı çok denemişti, beraber olduğu kadınlarda olmuştu. Ama ne yollar, ne yıllar, onu unutmaya yetmemiş, her geçen gün, onun sevgisine daha çok kenetlenmişti. Kapının açılmasıyla, içeri giren hemşire, Erdal’ı görünce şaşkınlık ve öfke dolu ifadeyle:<br />
-Siz kimsiniz? Ne işiniz var burada?<br />
- Ben akrabası olurum!<br />
-Lütfen burayı terk edin, hastanın dinlenmesi lazım.<br />
-Ben sessizce oturuyorum!<br />
-Olmaz, kurallara uymak zorundasınız. Ziyaret saatinde gelin.<br />
-Tamam hemşire hanım, kızmayın gidiyorum.<br />
Eve döndüğünde, annesi sabırsızlıkla bekliyordu kendini:<br />
-Allah’ıma şükür, başına bir şey gelecek diye ödüm koptu. Gördün mü Buket’i?<br />
Yorgun, bitkin şekilde kendini koltuğa bırakırken:<br />
-Gördüm anne.<br />
-Anlatsana be oğul, çatlatma beni.<br />
-Ne anlatayım anne, hiç iyi değil işte. Midesini yıkadılar, daha sonra uyku ilacı verip uyuttular. Hele sen anlat bakalım, ben yokken neler oldu buralarda?<br />
Annesi:<br />
-Buket çoktandır iyi değildi, kocasıyla hep kavga ediyor. Senin bildiğin Buket değil artık, kendine bakmaz, çocuklarına bakmaz, pasaklının biri. Hem elin delisinden sana ne be oğul, vazgeç bu sevdadan.<br />
Annesinin dün, kızı gibi çok sevdiğini söylediği Buket için, bu kadar acımasız konuşmasına kızarak:<br />
-Senin ne söylediğini kulakların duyuyor mu, bu ne sevimsiz söz, ne duyarsızlık, ne nankörlük böyle.. Bu kadın, zamanında herkesin yardımına koşan biriydi. Bana Almanca bilmediğim zamanlar, azmı işime koşturdu. Senin şu an oturduğun evi bile, kiralamana yardım etmedi mi? Şimdi hastalanınca delimi oldu, kötümü oldu?<br />
Annesinin utanarak başını yere eğipte yarı duyulur bir sesle:<br />
-Öyle demek istemedim oğul.<br />
-Sakın bir daha böyle konuşma. İnsan yapılan iyilikleri unutmamalı diyen, sen değil miydin? Sen öğrettin bana bunları!<br />
-Haklısın oğul, ben başına bir iş gelir diye korktum.<br />
Diyerek başını öne eğdi.<br />
SONGÜL TOKER<br />
23.02.09 BOCHUM &#8211; MANNH</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-i-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulmayan sevdalar 4 – Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-4-%e2%80%93-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-4-%e2%80%93-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:00:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=84</guid>
		<description><![CDATA[Erdal tüm öfkesiyle merdivenleri hızla indi ve Ömer’in oturduğu evine koşarcasına yürüyerek, kapının ziline ısrarla basmaya başladı. Pencereden bakan Ömer, aşağıda duran Erdal’a şaşkınlıkla bakarak seslendi: - Ne oluyoruz ya! Dağ başında mı yaşıyoruz? Erdal, inanılmaz bir güçle kapıyı sallayarak, sanki kapıyı yıkmaya çalışırcasına uğraşırken, başını kaldırarak Ömer’e: - Aç lan şu kapıyı! Öfke dolu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh4.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1sa1cHr2I/AAAAAAAAEb4/U6yJGpuoYzE/canina_sarilmak.jpg" alt="" width="300" height="216" />Erdal tüm öfkesiyle merdivenleri hızla indi ve Ömer’in oturduğu evine koşarcasına yürüyerek, kapının ziline ısrarla basmaya başladı. Pencereden bakan Ömer, aşağıda duran Erdal’a şaşkınlıkla bakarak seslendi:<br />
- Ne oluyoruz ya! Dağ başında mı yaşıyoruz?<br />
Erdal, inanılmaz bir güçle kapıyı sallayarak, sanki kapıyı yıkmaya çalışırcasına uğraşırken, başını kaldırarak Ömer’e:<br />
- Aç lan şu kapıyı!<span id="more-84"></span><br />
Öfke dolu sesi, caddede dehşet ve tehdit dolu olarak yankılanıyordu. Herkesin duymasına aldırmadan bağırırken, merakla toplanmaya başlayan kalabalık, olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Erdal:<br />
- Görüyorum ki baya erkekmişsin, yoksa erkekliğin sadece kadınlara mı geçerli? ,<br />
Aşağıdaki adamı tanımıştı, karısının eski sevdalısı olan Erdal’dı, ‘’anlaşılan karım denen kaltak, buna ya her şeyi anlattı, ya da bir şekilde haber uçurdu, dünde ambulans buradayken buradaydı, belki de buluşmaya geldi. Bu adamdan kurtulmalı, bu daha fazla tantana çıkarırsa, herkesin olan bitenden haberi olur. En iyisi buna uymayayım,’’ aşağıya doğru baktığında, Erdal kapıyı tekmelemeye, yumruk atmaya devam ediyordu. Ömer sakin bir sesle:<br />
- Git oğlum buradan, yoksa polis çağırırım!<br />
Çevreden toplananlar, Ömer’in bu kayıtsız haline şaşkınlıkla bakıyordu, bölük pörçük duydukları sözlere anlam vermeye uğraşırken, Erdal’ı uzaktan tanıyanlar, kendisine seslenmeye çalışıyorlardı, ancak onun kimseyi duymadığını, gözünün Ömer’den başka kimseyi görmediğini fark etmekte gecikmediler. Yaşlı bir kadın, ‘’bu bizim Erdal, karıncayı bile incitmez, neden delilendi acaba. Ömer’den ne alıp veremediği olur ki’’ diyerek, çevreye laf yetiştirmeye çalışıyordu. Erdal çıldırmış bir halde:<br />
- Çağır adi herif, çağır, seni parçalamadan hiç bir yere gitmem. Aç kapıyı diyorum sana, yoksa kırarım. Elimden kurtulamazsın, yaptıklarını yanına bırakmam, anladın mı? Bırakmam!<br />
Erdal’ın kararlı halini görünce eski günleri hatırladı, ‘’bir keresinde Buket’in yanında Erdal’ı kışkırtmıştım ve olabildiği kadar sessizce, tüm alaylarıma katlanmıştı. Bunu korkaklığına vermiştim, ama sonra birden bana saldırmış ve o andan itibaren sanki bir çılgın boğa olmuştu. Erdal’ın elinden, 2 büyük zorla almıştı beni, günlerce hasta yatmıştım.’’ O günler hatırına gelince, yumruklarını sıktı, aşağıda bağırmaya, kapıyı yumruklamaya devam eden Erdal’a kaydı gözleri.<br />
‘’O dayaktan sonra, Buket’i almaya karar vermiştim, aldım da, hem de yüreğini sökerek, buralardan sürgün ederek, kadınını elinden alarak. Gördün mü bay erkek, sahip çıksaydın ya, alsaydın ya, alamadın ve sevgilin bir harabe, al işine yararsa. Benim onunla işim bitti, en kıssa zamanda boşanırım, sende enayi artığımla idare et. Bak gördün mü, hayatını ve sevdiğinin hayatını aldım, sen istediğin kadar bağır, kayıp ettin, sana en son sözümü söyleyeceğim şimdi.’’ Aşağıya dönerek pencereden eğilen Ömer, sanki karşısındaki çok değersiz bir insanmış gibi, sanki sende kimsin edasıyla:<br />
- Hadi siktir lan, anca gidersin!<br />
Pencereyi kapatan Ömer’e, daha da öfkelenen Erdal, kapıya tekme yumruk atmaya başladı, öfke dolu sesi çınlıyordu:<br />
- Aç lan su kapıyı, it oğlu it, yoksa param parça ederim. Erkek ol, in aşağıya.<br />
Etrafına biriken insanlardan habersiz, gözü dönmüş, tüm öfkesini küfürlerle kusuyordu. Birden annesinin ağlayıp yalvardığını gördü. Annesi:<br />
- Oğul ne olur sakinleş, gel evimize gidelim, yalvarırım sana!<br />
Diyen annesini, geriye iteledi, öfkeyle:<br />
- Git buradan anne, eve git, karışma işime!<br />
Annesini itelemesene tepki gösteren komşular, kınayan bir ses tonunda, ‘’evlat ne olmuş sana böyle, annen atandır senin.’’ Ağlayıp yalvaran kadın, oğlunun acısını anladığı için, ona daha çok yaklaşarak, ellerinden tutarak:<br />
- Sensiz hiç bir yere gitmem oğul, ananı biraz seviyorsan, gel evimize gidelim.<br />
Öfkeden titreyen Erdal, annesinin kollarından tutarak sallamaya başladı:<br />
- Sen başıma bela mısın kadın! Sana git buradan diyorum, gittttttttt.<br />
- Annem doğru söylüyor abi, gel önce evimize gidip konuşalım. Bak herkese rezil olduk, hadi canım abiciğim.<br />
Şaşkınlıkla dönüp baktığında, annesinin yanında olan kişinin, kız kardeşi olduğunu görerek, yüzüne baktı:<br />
- Senin burada ne isin var?<br />
Kız kardeşinin çevredeki olan insanlardan rahatsız olduğunu, yaptığı olayı onaylamadığını görerek utandığını hissetti, kız kardeşi:<br />
- Geldiğini öğrendim, Ali’ylen seni ziyarete geldik.<br />
Birden arkasından gelen sese döndü Erdal.<br />
- Ne bu hal bacanak, bizi böylemi karşılıyorsun, korktum vallahi.<br />
Erdal’a sarıldı, belini tutarak, eve doğru döndü, güçlü kollarıyla kendisiyle birlikte yürütürken, bir yandan da Erdal’a:<br />
- Hadi gel bacanak, yukarı çıkalım sohbet edelim, bunca zaman görüşmedik.<br />
Çevredeki insanların da aynı şekilde seslendiğini görerek, Erdal bir kız kardeşine, bir eniştesine baktı, sonra etrafındaki birikmiş insanları görünce, başını öne eğdi. Eniştesiyle kız kardeşine sarılarak:<br />
- Haklısının Ali, gidelim.<br />
Yaptıklarından dolayı pişmanlık duysa da öfkesinin devam ettiğini fark ederek, ‘’şu an zamanı değil, Ömer’i bir gün nasıl olsa yakalayacağım.’’ Merdivenlerden çıkarak eve geldiklerinde, yaşananlardan ve olayın nedenleri hiç konuşulmadı, havadan sudan sözlerle, ortamın gergin havası kaybolmaya başlıyordu. Dışarıda biriken kalabalıkta giderek dağılmaya başlamıştı, akşam sofrasında konuşulacak konu hazırdı, günlerce beklide bu olay ve nedenleri, niçin’ler tartışılacaktı.<br />
Erdal’ın yüreğine koca bir tas bastırılmıştı sanki öyle derin bir acı ve çaresizlik içini kıvranıyordu, biri konuyu açsa, ya da kendine dokunsa, sinirinden çocuk gibi ağlayacak bir ruh hali içindeydi. Kendi kendine moral veriyordu, ‘’sabret oğlum, her şeyin bir zamanı var’’ diyerek, yumruklarını bir birine sürtüyordu. Birden Sevil’in omzunu silkmesiyle toparlandı:<br />
- Dayı sen beni duymuyor musun, kaç kez seslendim sana. Bak annem bana bebek almış.<br />
Yiyeninin bu saf sözleri, çok etkiledi Erdal’ı, gülümseyerek Sevil’e:<br />
- Gel bakalım dayının kucağına.<br />
Diyerek Sevili dizine oturtturdu, Sevil gülerek dayısına:<br />
- Bak bu mama yiyen bebek, emziğini çıkarırsan ağlıyor hemen, emziği çıkarayım mı, görmek ister misin?.<br />
- Tabi ki tatlım, görmek isterim.<br />
-Aaa! Canlı bebek gibi ağlıyor bu ya, nasıl olur bu iş?<br />
Sevil dayısını yanıltmanın sevincini yaşıyordu:<br />
- Bende bilmiyorum.<br />
Derken omuzlarını yukarı kaldırıyor, gözleri yaramaz çocuk edasıyla parıldıyordu. Erdal’daki gel git’ler sona ererken; herkesin neşesi geri gelerek, gülümsemeye başladılar, ailede ılık rüzgarda esmeye başlamıştı. Sohbetler derinleşti ve sonunda dertleşmelere dönüştü. Yemek ve çay faslından sonra dağıldılar, Erdal’da gitmeye hazırlandı, bunu gören annesi, biraz önce yaşadığı korkuyla, panik içinde:<br />
- Gine nereye oğul.<br />
SONGÜL TOKER<br />
10.04.09 BOCHUM<br />
S-Toker@web.de<br />
www.songultoker.com<br />
www.fatihmehmetyildirim.com<br />
www.genelce.com<br />
www.altustolus.com<br />
www.ozgurmedya.eu</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-4-%e2%80%93-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulmayan sevdalar 3, Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-3-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-3-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 15:00:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Bu gün iki çocuk annesi olduğum gün, herkesin mutlu olacağı bir günde, ben hüzün doluyum. İki günahsız, iki suçsuz bebek, bu sorumluluğu taşıya bilecek miyim bilmiyorum. Kaç kez aldırmaya çalıştım bırakmadılar. ‘Çocuk olunca her şey düzelir, sevgini onlara verir unutursun Erdal’ı’ diyordu annem, ‘umarım haklı çıkar! Belki onlar beni tekrar hayata döndürür, ölmüş olan ruhum, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh4.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1sa1cHr2I/AAAAAAAAEb4/U6yJGpuoYzE/canina_sarilmak.jpg" alt="" width="300" height="216" />Bu gün iki çocuk annesi olduğum gün, herkesin mutlu olacağı bir günde, ben hüzün doluyum. İki günahsız, iki suçsuz bebek, bu sorumluluğu taşıya bilecek miyim bilmiyorum. Kaç kez aldırmaya çalıştım bırakmadılar. ‘Çocuk olunca her şey düzelir, sevgini onlara verir unutursun Erdal’ı’ diyordu annem, ‘umarım haklı çıkar! Belki onlar beni tekrar hayata döndürür, ölmüş olan ruhum, tekrar yaşam umudu kazanır, sevinç dolar, belki mutlu bile<span id="more-82"></span> olabilir???.’<br />
Gözlerinden akan yaşları silerek, düşündüklerine kendi bile inanmıyordu. Ama bir şeyi iyi biliyordu, dünyaya getirdiği bu çocukların mutlu olmaları için, elinden gelen her şeyi yapacaktı. Yanında yatan bebelerine bakarak, henüz isim takmadığını hatırladı. Önce kızını alıp göğsüne yatırdı, sonrada oğlunu, isim bulmuştu bebeklerine. Buse ve Bülent, ‘ikinize söz veriyorum, anneniz olarak, sizin mutluluğunuz için elimden gelen her şeyi yapacağım,’ diyerek yavrularını sıkı sıkıya göğsüne bastırdı.<br />
Zaman su gibi akıp gidiyordu, bebekler yürümeye başlamıştı. Buket söz verdiği gibi, tüm ilgisini çocuklarına veriyordu, çok yoruluyordu ama buna dayanma gücü vardı. Dayanamadığı tek şey, Ömer’in sürekli kendinden, kadınlık görevi beklemesiydi. Buna dayanamıyordu işte, her gün bu konuda olan tartışmalardan bıkmıştı. Yine akşam oluyordu, korku doluyordu yüreği, istemiyordu Ömer’in ona dokunmasını, ama hiç bir şeyi önleyemiyordu. Her gece aynı işkence, her gece aynı tecavüzü yaşıyordu. Uyku saati gelmişti:<br />
- Ömer haydi kalk yatalım!<br />
Dediğinde, beyninden vurulmuşa döndü:<br />
- Sen git uyu Ömer, ben biraz televizyon izleyeceğim!<br />
- Hala bıkmadın mı bu oyunlardan, beni çıldırtmak mı istiyorsun be kadın!<br />
- Niye kızıyorsun bu kadar, ben sadece biraz televizyon izleyecektim.<br />
- Külahıma anlat sen bunları, her akşam bir şey çıkarırsın, ya kıçın ağrır, ya başın. Hadi kalk!<br />
- Ömer lütfen beni zorlama, ben birazdan gelirim.<br />
- Öffff be öfff, sen anlamaz mısın be kadın!<br />
Diyerek Buket’in kollarından çekerek, ayağa kaldırdı:<br />
- Ne olur Ömer yapma, kolumu acıtıyorsun.<br />
Ömer, Buket’in kollarından çekerek, yatak odasına sürüklüyordu. Buket:<br />
- Ömer yapma ne olur yapma, çocuklar uyanacak!<br />
- Onu sen düşün kaltak, adam gibi yatağa gelsen olmazımı? Her gün aynı numaralar. Yeter lan, boşarım seni.<br />
Diyerek, buketin suratını yastığa bastırıyordu:<br />
- Sen benimsin, istediğim zaman, altıma yatmak zorundasın anladın mı bunu, şu kuş beynine yerleştir.<br />
- Ömer yapma, acıtıyorsun beni, yapma!<br />
Diye çırpınıyordu Buket, onun böyle isteksiz oluşu da, Ömer’i çıldırtıyordu:<br />
- Kaltak seni, senin yerinde olmak isteyen bir yığın kadın var, sende naz ediyorsun.<br />
- O zaman, o kadınlara git.<br />
- Öylemi!!!<br />
Diyerek, Bukete bir yumruk geçirdi:<br />
- Tamam, bundan sonra öyle yapacağım, hem de, hem de bu yatakta. Ben sevişirken sende beni seyredeceksin, ondan sonrada sıra sana gelecek, belki o zaman, zevk alırsın benden.<br />
Buket’len işi bitince:<br />
- Buyrun hanım efendi, şimdi televizyon izleye bilirsiniz.<br />
Gözyaşlarını, ağzından akan kanları silerek yataktan kalktı. Sabahlığını giyerek, odadan hızla dışarı fırladı. Banyoya doğru koşarak, kusmamak için ağzını tutuyordu, midesine oturmuştu her şey, hazım edemiyordu olanları. ‘Her gece aynı işkence, her gece aynı onursuz yaşam.’ Kendini en küçük hücresine kadar kirlenmiş hissediyordu. Duşun altında ne kadar kaldığını kendi de bilmiyordu. Elindeki sabun yıkanmaktan bitmişti, yinede kendini birazcık bile temizlenmiş olarak görmüyordu. Dizlerinin üzerine çökerek, yüzünü ellerinin içine alıp, sesli ağlıyordu. Her tarafı yapış, yapıştı, kurtulamıyordu Ömer’in salyalarından, suyun altında elleriyle, tiksinerek vücudundan atmaya çalışıyordu tüm pisliği… Ölmeyi düşünüyordu, böylesine aşağılanmış, böylesine onursuz yaşamak istemiyordu. Gözüne Ömer’in tıraş makinesi ilişti, hızla Makine den jileti çıkarmaya başladı, elleri titriyordu çıkarana kadar epeyce yaralamıştı kendini. Jileti bileğine dayayarak derin nefes aldı, bitmeliydi bu işkence, tam damarlarının üzerinden geçecekti. Kapı çaldı, Ömer’di kapıdaki:<br />
- Ne oldu ya, öldün mü! Bir saattir banyodasın, çocuk ağlıyor, duymuyor musun?<br />
Buket çocukları tamamen unutmuştu. Bencilce kendini öldürmeyi düşündüğünden utanmıştı, oysa onlara sözü vardı, çocukları için yaşayacaktı.<br />
Erdal okuduklarına inanamıyordu. Yüreği ağzına gelmişti, yumruklarını sıkıyordu. ‘Bunları nasıl yapa bildin şerefsiz!’ Diyerek, nefret duyuyordu Ömer’e… ‘Her şeyi öğrenmem lazım, her şeyi. Diyerek okumaya devam etti.<br />
Artık Buket’in hayatı çekilmez hale gelmişti. Ömer söylediğini yapmıştı, arada bir değişik kadınlarla, kendi yataklarında sevişirken, Buket’i kendilerini seyretmeye zorluyor, daha sonrada Buket’e tecavüz ediyordu. Kamçılanmış erkeklik gururunun intikamını alıyordu. Yine böyle bir akşamdan biriydi, çocukları yeni uyutmuştu, kendisi de yatağa gidecekti. Birden kapı açıldı, Ömer bir Alman kadınla içeri girdi:<br />
- Buket hadi bize meze hazırla, birazdan eğlence var.<br />
- Çok yorgunum Ömer ben uyusam?<br />
- Ne diyorsun lan, ne diyorsun yine! Ağzını burnunu dağıtmayayım, çabuk meze hazırla.<br />
- Tamam kızma Ömer!<br />
Başına gelecekleri bilerek ağlıyordu Buket, yemek hazırlarken bir yandan da dua ediyordu. ‘’Allah’ım ne olur yardım et bana, bana dokunmasın Ömer.’’ Yemekleri masaya koyduktan sonra:<br />
- Ömer her şey hazır, şimdi uyumaya gide bilir miyim?<br />
- Kes lan sesini, geç yatak odasında bekle, biz birazdan geliriz.<br />
- Ömer lütfen, bak ben senin, hiç bir şeyine karışmıyorum, istediğini yap, ama bırak, ben yatağa gideyim!<br />
- Bak halen karşımda konuşuyor, ben sana demedim mi? Sana başka kadınların benden nasıl zevk aldığını göstereceğim, şimdi defol odaya.<br />
- Her zaman gösteriyorsun, bu gün çok kötüyüm.<br />
Elinin tersiyle bir yumruk geçirdi Buket’e. Ağzı, burnu kan içinde, yere düşen Buket’i gören Alman kadın:<br />
- Sen çıldır’dın mı?<br />
Diyerek bağırdı. Olup biteni anlamayan kadın, Ömer’in söyledikleriyle yetiniyordu:<br />
- Kızma tatlım.<br />
Diyerek, Alman kadına sarılan Ömer:<br />
- Neden öyle davrandığımı bir bilsen, sende aynısını yapardın.<br />
- Nasıl yani?<br />
- Bu kadın sapık, ayrılmak istiyorum, gitmiyor başımdan. Bazen çocuklar için katlanayım diyorum. Görüyorsun, sapıkça hareketler, bizi sevişirken izlemek istiyormuş.<br />
Hem konuşup hem de öfkeli Buket’in gözlerine bakıyordu:<br />
- Sesin çıkarsa öldürürüm seni.<br />
- Ciddimi söylüyorsun! Olamaz, inanamıyorum!<br />
- Hadi gel sevgilim yatağa gidelim, bu sapık moralimizi bozamaz.<br />
- Ne yatağı, daha yeni tanıştık seninle. Ben eve gidiyorum!<br />
Ömer kadının kolundan tutarak:<br />
- Ne evi be, ben seninle sevişmek istiyorum.<br />
- Bırak kolumu!<br />
Diyerek Ömer’i iten kadın:<br />
- Sevişmezsem ne yaparsın, beni demi döversin?<br />
Kapıya doğru ilerleyen kadının arkasına koştu, Ömer:<br />
- Lütfen sevgilim, benim böyle bir şey yapacağımı nasıl düşüne bilirsin. Sen o kadını tanımıyorsun, nasıl lanet olduğunu bilmiyorsun. Lütfen Monika! Gitme, seni çok seviyorum. Monika’ya sarılarak öpmeye başladı. Monika:<br />
- Senin özeline karışacak kadar, tanımıyorum seni. Ama ben şimdi gitmek istiyorum.<br />
- Tamam sevgilim, seni anlıyorum. İstersen başka bir yere gidelim?<br />
- Bu gün değil, ama yarın buluşa biliriz.<br />
- Sen nasıl istersen tatlım!<br />
Yüzünün kanlarını yıkayan Buket, doğru çocuk odasına gitmişti. Çoktandır bu odaya sığınıyor yere bir yatak sermiş orada yatıyordu. Yorganı başına çekmiş, sessizce ağlıyordu. Bu gün kurtulduğunu sanarken. Bir den yorganın üzerinden çekilmesiyle Ömer’i gördü.<br />
- Hayır, hayır!<br />
Diyerek avazı çıktığı kadar bağırıyordu, bir türlü susturamıyordu kendini. Ömer’in vuruşuyla donup kalmıştı. Ömer öfkeyle bağırarak:<br />
- Gördün mü kaltak, çocukları da uyandırdın.<br />
Ömer ağlayan çocuklarına dönerek:<br />
- Korkmayın çocuklar, bir şey yok, anneniz kötü bir rüya görmüş sadece. Hadi uyuyun bakalım.<br />
Çocuklar:<br />
- Anne, anne!<br />
Diye ağlamaya devam ediyorlardı:<br />
- Kalk lan! Sustur şu çocuklarını.<br />
Sürünerek çocukların yanına giden Buket:<br />
- Haydin uyuyun çocuklar, benim bir şeyim yok.<br />
Ömer karısına ters, ters bakarak:<br />
- Çocuklar uyuyunca bana bir kahve yap getir.<br />
Diyerek odadan çıktı. Buket çocuklar uyuttuktan sonra, Ömer’e kahve yapmaya gitti:<br />
- Buyur kahven.<br />
- Otur bakalım şöyle<br />
- Yine ne yanlış yaptım Ömer?<br />
- Burada soruları, yalnız ben sorarım!<br />
- Tamam Ömer<br />
Diyerek, başını öne eğdi. Ömer:<br />
- Hiç aynada kendine baktın mı, elli yaşındaki karıya dönmüşsün. Şu haline bak, utanıyorum senden, kadın olarak da artık bana bir şey veremiyorsun, üstelik buraya gelen sevgililerimde, senin yüzünden kaçıyor. Bir boka yaramıyorsun artık, ne yemek, ne çamaşır. Bütün gün yataktasın. Seni boşuyorum lan, topla pılını pırtını, git babanın evine.<br />
- Çocuklar?<br />
- Yok daha ne, bakıyorum da çok akıllısın. Bende sana çocuk verecek göz var mı kaltak, hadi<br />
ancak toparlanırsın.<br />
- Ömer yapma, ben çocuklarım olmadan yaşayamam.<br />
- Bunu önceden düşünseydin. Hadi defol buradan<br />
- Ömer yalvarırım yapma, ben nereye giderim şimdi.<br />
- Hadi yürüüü.<br />
Diyerek Buketi kapıya doğru yitiyordu:<br />
- Kurban olurum yapma, ne istersen yapacağım!<br />
Diyen Buket, gitmemek için direniyordu:<br />
- Ne olur Ömer, sen de hiç vicdan yok mu? Ne istersen yaparım, istersen hemen yatağa gidelim.<br />
- Hadi şuradan be, yatacağım kadar yattım seninle. Hem canım çekecek olursa, ben seni getirmesini bilirim, nasıl olsa, elin mahkum bana canım.<br />
Diyerek Buketi, kapının önüne iteleyerek, kapattı kapıyı. Buket kapıda pijamayla üşümeye başlamıştı, hala yalvarıyor, hala kapının açılmasını bekliyordu. Yalvarışlarına uyanan komşulardan utanarak, bodrum katına indi. Burası çok soğuk, çok karanlıktı. Korkudan titriyordu Buket, gidecek bir yeri, tutunacak bir dalı, sığınacak kimsesi yoktu. Bir kez dayanamayacak duruma geldiğinde babasına gitmişti. Oda, ‘ senin yerin kocanın yanı’ deyip kapıyı kapamıştı yüzüne. Şimdi gitse, yine aynısını yapacaktı babası. ‘Sabret’ diyordu kendi kendine, sabah yine evine çıkarsın. Uyumamaya direniyordu, uyumaktan korkuyordu Buket.<br />
Ne zamandır öyle uykusuzdu ki. Gözlerini kapatınca tuhaf mahluklar geliyordu gözlerinin önüne, korkusundan uyuyamıyordu, direniyordu uykusuzluğa, soğuğa karşı. Birden, gözlerinin önünde, o iğrenç mahluklar belirmeye başlamıştı. ‘Aman Allah’ım! Ben uyumuyorum, neden geliyorsunuz. Gidin, gidin buradan, bırakın beni.’ Her gözlerini kapadığında, aynı saldırıyı yaşıyordu, tanımadığı çirkin varlıklar, tecavüz ediyorlardı kendine. Uyandığında, her şeyi gerçek yaşamış gibi, karnındaki sancılardan kıvranıyordu. Yine gelmişlerdi, hem de uyumadan. ‘Gidin defolun korkmuyorum ben sizden, çek elini, dokunma bana, sende çekil, ne istiyorsunuz benden, gidin ne olur gidin diyorum. Bırak ayaklarımı, bırakın beni, bırakın’ korktuğu tecavüzü, tekrar tekrar yeniden yaşıyordu. Savaştan mı yoruldu, bayıldı mı bilmiyordu.<br />
Aylar su gibi akıp gidiyordu. Buket iyice zayıflamış, sapsarı olmuş, gözleri mor halkalarla çevrili. Eskiden kalan hiç bir eser yok kendinde, ruhen ve bedenen çökmüş, hayalet gibi yaşıyor. Bazen nerede olduğunu, nereye gittiğini kendide bilmiyor, ama yaşıyor, çocukları için ‘YAŞIYOR’. Artık Ömer kendine tecavüz etmiyor, ‘tiksiniyormuş kendinden’ birde şu bodruma göndermeleri olmasa? Kocasından memnun kalacak! Annesinin sözleri geliyor aklına ‘erkektir hem sever, hem döver’ ne yapacaksın.’ Kaç kez yalvardı Ömer’e, ‘ne olur beni bodruma gönderme, oradan çok korkuyorum, çok karanlık çok soğuk orası.’<br />
- Ya böyle, Ya da çeker babanın evine gidersin.<br />
Diyordu her sefer, bundan çok korkuyor, hemen sesini kesiyordu Buket. Tek gecelere yine dayanıyordu ama, Ömer’in sevgilileri bazen bir kaç gün kalıyorlardı, o zaman çok kötü oluyordu. Aç kalmak zor gelmiyordu kendine. Zor olan korkularıyla, karanlıkla savaşmaktı. En çokta, kendine tecavüz eden hayaletlerden korkuyordu, ama yine de, ‘Allah Ömer’den razı olsun, ya kendini kovsa ne yapar! Buradan bari çocuklarının kokusunu alıyor, onlara yakın oluyordu.’ Eve döndüğünde hemen yatağa sığınıyor, yorganı başına çekerek kendini kötülüklerden koruyor, ısınmaya çalışıyordu. Erdal dişlerini sıkarak kapattı defteri, daha fazlasını okumaya tahammülü yoktu. Yumruklarını sıkarak, gözlerinden fırlayan nefretle:<br />
- Öldüreceğim bu sapığı.<br />
Diyerek odasından fırladı. Oğlunu hiç böylesine öfkeli görmemiş olan kadın, şaşkınlıkla:<br />
- Ne var oğlum, nereye böyle?<br />
Diye sordu?. Erdal annesinin konuştuğunun farkında bile değildi. Devamlı olarak:<br />
- Öldüreceğim o itti, öldüreceğim o orospu çocuğunu!<br />
Kendi kendine bağırarak hızla evden ayrıldı.<br />
SONGÜL TOKER<br />
08.03.09 BOCHUM.<br />
S-Toker@web.de</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-3-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulmayan Sevdalar 2 &#8211; Songül TOKER</title>
		<link>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker</link>
		<comments>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 14:59:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Songül TOKER]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Şair]]></category>
		<category><![CDATA[Buket]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdalar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[Sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[Unutulmayan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://songultoker.com/?p=80</guid>
		<description><![CDATA[Buket gözlerini açtığında kocasını görünce birden bitmeyen bir acıyla çığlık atmaya başlamıştı. Ömer hemen ilk yardım düğmesine bastı. Gelen hemşire sakinleştirici iğne vurmaya çalıştığında, Ömer, Buketin sıkı sıkıya kollarını tutuyordu. Buket’se hala çığlıklar atarak: -Bırakın beni bırakın, ben yasamak istemiyorum! Ölmek istiyorum, buna damı hakkım yok. Bu benim hayatım, ölmek istiyorum, bırakın beni! İnleyen Buket, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://lh4.ggpht.com/_ceMBSSnCjt4/S-1sa1cHr2I/AAAAAAAAEb4/U6yJGpuoYzE/canina_sarilmak.jpg" alt="" width="300" height="216" />Buket gözlerini açtığında kocasını görünce birden bitmeyen bir acıyla çığlık atmaya başlamıştı. Ömer hemen ilk yardım düğmesine bastı. Gelen hemşire sakinleştirici iğne vurmaya çalıştığında, Ömer, Buketin sıkı sıkıya kollarını tutuyordu. Buket’se hala çığlıklar atarak:<br />
-Bırakın beni bırakın, ben yasamak istemiyorum! Ölmek istiyorum, buna damı hakkım yok. Bu benim hayatım, ölmek istiyorum, bırakın beni!<span id="more-80"></span><br />
İnleyen Buket, iğnenin tesiriyle sakinleşmeye başlamış, gözleri tavana dikili kalmıştı. Hayatın tüm renkleri soluklaşmıştı, her şey siyah beyazdı artık. Zaman tünelinin karanlığında savruluyordu. Yolculuk hangi bilinmezlikler diyarına götürecekti kendini, bilinmiyordu! ‘’Ne olmuştu, neden her şey dağılmıştı birden, birden mi?. Hayır! yavaş, yavaş dökülmeye başlamıştı, tuğlaları ‘yıkılan evdi burası’. Bir gün bunun olacağı görünüyor ve biliniyordu. Ama kimse yoktu bunu önleye bilecek! Kendinin de gücü yoktu buna. Sahnede oyun bitmiş, perdeler kapanmış, bir tek kendi kalmıştı. Hangi parça oynanmıştı, bu oyunun adı neydi, onu da hatırlamıyordu! Bir şeyler kırılmış, bir şeyler parçalanmış, bir şeyler kopmuştu beyninde. Donmuştu tüm hücreleri, duyguları, acılara karşı bağışıklık kazanmıştı. Artık acıtmıyordu hiç bir şey kendini, daha doğrusu ne gülmek, ne ağlamak, ne konuşmak. Silinmişti hafızasından, heykel gibi bakıyordu insanlara, bir anlam veremiyordu gülmelere, konuşmalara. Ömer kapıyı çalarak, içeri girdiği odada bekleniyordu:<br />
- Buyurun Ömer bey, ben eşinizin doktoru Yücel.<br />
- Karımın durumu nasıl, doktor bey?<br />
- Pek iç açıcı değil, şiddetli bir travma yaşamış. Neler olduğunu bana anlata bilir misiniz?<br />
- Ne bileyim doktor bey, depresyon geçiriyormuş, nedeni anlamadım. Yediği önünde, yemediği arkasında, rahatlık tepiyor insanları.<br />
- Ömer bey, rahat İnsan depresyon geçirmez. Uzun zamandır eşiniz rahatsızlık yaşıyor, değil mi?<br />
- O hep rahatsız, her gün bir yerleri ağrıyor doktor bey, en çokta akşamları, uyku vakti ağrıları başlar.<br />
-Bu tam depresyon belirtileri işte, biz buna psiko somatik hastalıklar deriz. Bunun belirtileri de, beynin uzun zaman, çözemediği sorunları vücuda yani (soma) ya uyarı vererek belirtmesidir. Beyin baskı altında olduğundan, burada problemler var bunu çözmelisin der. Bunu da sözlen yapamadığına göre. Vücuda uyarılar göndererek yapar, sağlam olan organlarınız, ağrı hissetmeye başlar. Mesela çok şiddetli Mideniz ağrır ama midenizde bir şey yoktur. Bu vücudunuza yansıyan, ruhunuzun sancılarıdır.<br />
- İlişkileriniz nasıl yürüyor?<br />
Doktora ters ters bakan Ömer:<br />
- Kusura bakmayın, sizin özelinize girdiğim için, ben sadece Hastam hakkında bilgi edinmek<br />
zorundayım!<br />
Ömer biraz sıkıldı, böyle konulara girmeyi hiç sevmezdi, aslında bu güne kadar sorunlarını hiç kimseyle konuşmamıştı, artık yüreğindeki acıları dökmenin zamanı gelmişti:<br />
-Şey, yani, bilmiyorum nasıl başlasam!…….<br />
Bu konu erkeklik onurunu parçalıyordu. Bunu hisseden Yücel Bey:<br />
- Ömer bey, ben Doktorum, Yeminliyim, benimle konuştuklarınız bende kalır, bunu asla üçüncü bir şahıs öğrenemez.<br />
- Buket benimle istemeyerek evlendi. Bu yüzden, doğru dürüst bir beraberliğimiz olmadı. Çocuklar doğana kadar, iyi kötü görevini yapmaya çalışıyordu, daha sonra bundan da vazgeçti. Aksam olduğunda, mutlaka bir yerleri ağrırdı. Bir görseniz, karnını tutup nasıl sancıdan kıvranıyor. Kadın doktoruna götürdüm, hiç bir şeyi yok. Uyduruyor diyeceğim, ona da pek dilim varmıyor. Gözümün önünde kıvranıyor, sancıdan terler döküyor. İnsan yalandan nasıl ter dökebilir! Bir müddet böyle sürdü, sonra ben kendime sevgili buldum, oda kendini yatağa kapadı. Kafasına çekiyor yorganı, dünya umurunda değil. Çocuklar aç susuz, ev pislik içinde, bazen annesi gelip ortalığı toparlıyor. Böyle giderse yakında bende kafayı yiyeceğim.<br />
- Bakın bana çok yararlı bilgiler verdiniz, bazıları sorularımdan sıkılırlar ama, benim için çok önemli noktalar bunlar. Siz suyu taşan kovayı görüyorsunuz, bense su borusunun nerede patladığını bulmak istiyorum, ancak orayı tamir edebilirsek, suyun kovadan taşmasını önleye biliriz!<br />
- Ne suyu, ne kovası doktor bey. Her şey insanın kendine bağlı, canı istemese kendini deliye vurur.<br />
- Ömer bey. Her şeyin, insanın ve maddenin bir kırılma noktası vardır. 5 ton taşıyabilecek bir köprüyü düşünün, bunun üzerinden her gün 10 ton yük geçerse, kısa zaman sonra çökmeler oluşur, bu stabil olan köprünün yıkılmasına, küçük bir deprem veya kasırga yeter. Bu köprü yerle bir olur, beni anlıyor musunuz!<br />
- Ben ne yapabilirim, doktor bey?<br />
- Karınızla psikologa gittiniz mi?<br />
- Eeeeee başka ne, kocaman kadın, akşama kadar yatacağına gitsin!<br />
- Ömer bey beni halen anlamamışınız, eşiniz çok ciddi şekilde hasta.<br />
- Ööööööf be, bıktım artık, her şeyin suçlusu ben miyim. Ne bir mektup okur, ne yemek yapar, ne çocuklara bakar . Bıktım be bıktım, eve utancımdan kimseyi getiremiyorum. Hanım efendiyi tuvalete de götürseydim bari. Neymiş taşıyamayacağı yük, ne yüklemişiz üzerine.<br />
-Ömer bey beni anlamadınız, eşinizin hasta olduğunu anlatmaya çalıştım!<br />
-Onun için mi, beni suçlamaya çalışıyorsun, ben onu hasta yapmadım! O bizi hasta yapıyor, çocukları, beni, hepimizi, kendi kaprisleriyle! Bizim tedaviye ihtiyacımız var!<br />
- Lütfen sakin olun Ömer bey, sizde haklısınız ama biz henüz o noktaya gelmedik. Önce nedenleri araştırıyoruz.<br />
- Benim böyle saçmalıklara zamanım yok, iş saatim geldi, gitmeliyim. İyi günler doktor bey.<br />
- İyi günler, görüşmek üzere.<br />
Erdal hastaneye geldiğinde akşam olmak üzereydi. Bu geç vakitte kimse kalmaz diye düşünüyordu. Odaya girdiğinde Buket uyuyordu, yanına oturarak elini tuttu, saçlarını okşayarak:<br />
- Nasılsın sevgilim?<br />
Diye sordu. Cevap alamayacağını biliyordu, buna hiç üzülmedi, bir gün gelecekti cevabı, sabırla bekleyecekti. Buketin elini hiç bırakmıyordu, görmese bile kendini his ettiğine inanıyordu. Gelirken kendine birkaç kitap almıştı, depresyon’dan ilgili. Bir yandan, Buketin hastalığıyla ilgili bilgi edinirken, diğer yandan sevgilisin yüzünü okşayarak, neler yaşamış olduğunu düşünüyordu. Bütün bunların suçlusu benim, diyerek yüreği parçalanıyor; vicdan azabından kıvrılıyordu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi, birden içeri hemşirenin girmesiyle irkildi.<br />
- Tamam, tamam gideceğim kızmayın!<br />
- Neden korktunuz bu kadar? Ben bir şey demedim ki!<br />
Erdal hemşireye dikkatli baktığında, sabah karşılaştığı hemşire olmadığını anladı.<br />
- Özür dilerim, bir an irkildim de.<br />
- Neyse, yine de zaman geç, gitmeniz lazım.<br />
- Peki…. Buket size emanet, iyi akşamlar.<br />
Erdal eve döndüğünde, içeri girmeden bir ses işitti. Pencereden Buketin annesiydi seslenen: &#8211; Oğul, Buketin yanından mı geliyorsun?<br />
- Evet teyze..<br />
-Nasıl kızımın durumu?<br />
- Aynısı uyuyor!<br />
- Oğul, kimse yokken yukarı gel, sana bir şey vereceğim.<br />
- Tamam teyze!<br />
Heyecanlan merdivenleri çift, çift yukarı çıkıyordu. ‘Neydi kendisine vereceği şey, Buket’le mi ilgiliydi?’ Aklındaki sorularla, kapıda Buketin annesinin, elinde kalın bir defterle beklediğini gördü:<br />
- Al oğul bunu, Buket hep bir şeyler yazardı buraya. Benim okumuşluğum yok, sen bari oku, belki derdine derman olur.<br />
Kadının o çaresiz, o yal varımsı bakışı, çok üzmüştü Erdal’ı:<br />
- Üzülme teyze, kızın iyileşecek.<br />
Diyerek yaşlı kadının elini öptü ve oradan ayrıldı: Kutsal bir emanet gibi taşıyordu elindeki defteri, içeri girdiğinde, annesi:<br />
- Hoş geldin oğul, sana hemen yemek hazırlıyayım?<br />
- Sağ ol anne, ben yemeyeceğim, odama geçip biraz dinleneyim.<br />
- Sen bilin oğul.<br />
Diyerek yaşlı kadın, üzgün bakışlarla oğlunun odaya gidişini seyretti. Erdal arkasından kapıyı kapadığında, derin bir nefes aldıktan sonra, hemen yatağına oturarak defteri açmaya başladı. Buketin yazısını tanıyordu, kalbi birden hızlı hızlı çarpmaya başladı, yazıları burnuna götürerek kokladı, sanki o an Buket’e dokunuyordu. Merakla okumaya başladı, acaba kendi hakkında mı yazmıştı?……..<br />
SONGÜL TOKER<br />
08.03.09 BOCHUM.<br />
S-Toker@web.de</p>
<p>Yorummmm<br />
Raci Helvali says&#8230;<br />
Bu öykü’nün devami da cok basarili yakalanmis. Insanlarin hayatlarinda ki derin yaralarin üstü nasil örtülüyor? Insanlar asil sorunlarini bir kenara itebiliyor ve suclu ariyorlar. Bu suclulari da hemen bulup kendilerini siyirdiklarini saniyorlar. Bu öykü daha uzatilabilir. Bundan bir romanda cikabilir.<br />
Posted on: 30/Mar/2009@21:43<br />
selma bektas says&#8230;<br />
Cok etkileyici bir öykü.Herkesin kendi adına cıkaracagı birsürü ders olmalı.Bu öykü bütün ailelere gönderilmeli ki.’Kol kırılır yen içinde kalır’ atasözünü çürütsün.<br />
Hacı beye katılıyorum.<br />
Sevgili Songül başarılarının devamını diliyorum.<br />
Eşitligin birgün saglanacagına inananlardanım,bu umudumu senin gibi yüregi büyük insanlarla bütünleşmesi,büyümesi yolumuzu kısaltıyor.<br />
Yürekten sevgilerimle,<br />
Selma Can Bektas<br />
ACT\Avusturalya</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://songultoker.com/unutulmayan-sevdalar-2-songul-toker/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

